İçeriğe geç

Yunan felsefesiyle alâkalı kitapların boy boy tercüme edildiği, bir mânâda efkârın bozulduğu, bulandığı, çeşitli bâtıl düşüncelerin Müslümanların içine girdiği, tasavvuf mektebinin neoplatonizmin tesiri altında kaldığı, Batılı ifadesiyle panteizm ve monizm mânâsında sapıkça bir vahdet-i vücud anlayışının yaygınlaştığı bir dönemde yetişen İmam Gazzâlî Hazretleri, bu çarpıklıkları izale etme istikametinde mücadele verdi. Zira o dönemde ilk planda yapılması gerekli iş, akâid-i hâkka-i İslâmiyeyi tahkim etmek, bâtıl Yunan düşüncesini içimizden söküp dışarıya atmak, İslâm düşüncesini ihya etmek ve kendi kaleme aldığı “İhya-u ulûmiddin”in mevzu olarak aldığı meseleleri nescetmekti. O da bunu yaptı ve bütün himmetini bu uğurda harcadı.

İmam Rabbânî devrinde ise Müslümanlar arasında, bilhassa İran ve Hindistan’da düalist bir düşünce hâkimdi. Bu, kadimden bu yana Hintlilerin seslendirdiği bir düşünceydi. Buna göre nur ve zulmet gibi biri karanlık, biri de aydınlık iki ilâh vardı. Bunun dışında bir de o dönemde, bedenin ölümünden sonra yeni bir cesede bürünerek yeryüzüne geri dönmesi şeklinde tarif edilen bir tenasüh akidesi mevcuttu ki bu inanç, bazı tasavvuf ekolleri içine de girmişti. İşte İmam Rabbânî de kendi devrinin bu hastalıklarını çok iyi teşhis ederek onları tedavi etme adına bütün cehd ü gayretini o istikamette ortaya koydu.

3