Ancak şunu ifade etmekte de yarar var: Buradaki iltifatın içine, ahir zamanda yaşayan, Allah’a iman etmiş hemen her mü’minin girdiğini de söyleyemeyiz. Sahabe-i kiram, Efendimiz’in arkadaşlarıydı; O’nunla beraber yaşamışlardı. “Kardeşlerim” iltifatına mazhar olanlar ise, daha sonra gelip, görmeden Efendimiz’e biat edip, sahabe gibi O’nun davası uğrunda gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüsleyen ve böylece dava-yı nübüvvete vâris olduğunu gösterenlerdir. Bu sebeple buradaki iltifat, Müslümanların içinde bulunmanın yanında, yukarıda vasıflarını tarif ettiğimiz derinliğe sahip bulunanlaradır. “Allah’a iman etmiş hemen her mü’min” ifadesi de yanlış anlaşılmasın. Zira فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ2 âyetinin ifadesiyle zerre kadar hayır yapan, yaptığı bu hayrın mükâfatını ötede elbette görecektir. Ancak, Efendimiz’in on dört asırdan bu yana gelen bütün cemaatleri aşarak, ahir zamanda dine sahip çıkan bir cemaate hususî iltifat göstermesi, takdir edersiniz ki, onlardaki bir kısım hususî “vasıflara” binaendir.
Meselâ tarihe baktığımızda, bir dönem Alpaslan gelmiş, Anadolu’yu bize kazandırmış ve bu uğurda Allah’a iman şuuruyla mücadele etmiştir. Daha sonra Osmanlılar gelmiş, Fatih Sultan Mehmed, hadisin müjdelediği o özel kumandan olmuştur. Bu arada pek çok ehlullah ve evliyâullah da gelmiştir; ancak ihtimal ki onlar için, yapacakları şeyi yapabilme şartları hazırdı ve vasat, yapacakları şeyi yapmaya çok müsaitti, onları ters istikamette zorlayan çok kuvvetli faktörler yoktu; yoktu ve bir mânâda dinî hayat hükümferma idi. Yapılan iş ise müsait bir ortamda cihad etmekten ibaretti…
Oysaki günümüzde, öncelikle cihad eden bir insanın, Kur’ân’ın ifadesiyle, malından, canından, nefsinden, evlâd ü iyâlinden bir kısım zararlara maruz kalma ihtimali söz konusu.3