İçeriğe geç

Haddizatında Cenâb-ı Allah’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun, lütfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki o hakları kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiştir. Mesela bir mânâda, “Siz Bana kullukta bulunun ve ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir– Ben de öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim.” demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş. Hakkı veren de onu kullanma imkânı bahşeden de Allah’tır.

Yoksa bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde ne kadar sermayemiz var ki herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz baştan sona kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte اِحْتِسَابًا tabiri bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükafâtı yalnız ve yalnız O’ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.

K. Gösterişli İftar Programları

Soru: Son senelerde Ramazan-ı Şerif denilince gösterişli iftar sofraları ve şölen edalı programlar akla gelir oldu. Fakat Ramazan’la alâkalı bazı yazılarda biraz daha sükûnet, derinlik ve incelik ufku gösteriliyor. Kurbetimize vesile olması için Ramazan şölen gibi mi yaşanmalı yoksa sükûnet içinde içe dönük olarak mı?

195