İçeriğe geç

Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun, kullarını gördüğüne, dualarını işittiğine ve isteklerini yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, “Verirse verir, vermezse vermez.” gibi bir mânâya gelir ki bunun bir saygısızlık olduğu ve böyle birinin çağrısının icâbete layık olmadığı açıktır. O, lütf u keremiyle, rahmetinin, gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz “vermez” diyerek kestirip atamayız. Fakat O’nun duaları kabul etmesinin bize bakan yönüyle birinci şartı, evvela O’na gönülden inanmaktır. İnanan insan samimiyetle ellerini kaldırdığı zaman Allah onları boş çevirmez, onun yüzünü kara çıkarmaz, mahcup etmez; aksine o kapıya bir daha yönelmesine vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte hadistekiاِيمَانًا “inanarak” kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.

اِحْتِسَابًا“karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek” ifadesi ise; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükafâtı O’nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlâs ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm’aya girilmemelidir. Hiçbir amel, insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Allah’tan dilemeliyiz. Kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk’a sunarken, O’nun Mabud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; O’nun hakkı olduğu için kulluğumuzu O’na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla ibadetlerimizi, ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, vazifemiz olduğu için eda etmeliyiz.

194