Kur’ân’ın yeryüzünü şereflendireceği güne kadar, gelmiş-geçmiş her nebi, kendi çağını aydınlatacak çerağı onun ışık kaynağından tutuşturmuş ve çevresindeki amansız çölleri ondan birkaç damla ile Cennetlere çevirmiştir.
Hatta onun gölgesinin gezindiği en karanlık devirler bile, birer altın çağ hâline gelmiştir. Aslını duyup yaşayanların dönemleri ise Cennet sabahlarından farksızdır. Onun eşiğine baş koymuş olanlar meleklere eş, onun aydınlık ikliminde canlı-cansız her varlık da kardeştir.
Kur’ân’ı tam duyabilmiş bir sinenin ilhamları karşısında koca deryalar damla gibi kalır ve onun nuruyla aydınlanmış bir dimağ yanında güneş bir mum ışığına dönüşür. Onun gönüllerimizde duyulan nefesi canlarımıza can ve eşyanın yüzüne çaldığı ziyâ ile bütün varlık da iç içe Hakk’a burhandır. Onun soluklarının duyulduğu en kuytu yerler bile İsrafil’den sur sesi almış gibi birdenbire dirilir; onu kendi şivesiyle duyan gönüller Cebrail’den nağmeler duymuş gibi gerilir; dirilir ve gerilir, zira “Bu Kitap, iman edenler için, onların Rableri tarafından basiretleri açan bir hidayet ve burhandır…”1 Evet o, insanî melekeleri ölmemiş kimseler için tam bir rahmet ve hikmet kaynağıdır.
Kur’ân, kat’iyen beşeriyetin çocukluk dönemlerinde mahallî risaletler çerçevesinde kalıp zaman ve mekân hudutlarını aşmayan, aşamayan diğer beyanlar gibi değildir; o, bütün zamanları, mekânları aşan ve itikattan en küçük âdâbına kadar, bütün insanlığın ihtiyaçlarını cevaplayan engin ve zengin bir mucizedir ve o, bu derinliğiyle bugün dahi herkese ve her şeye meydan okuyabilecek güçtedir.
Dipnotlar
- 1 Câsiye sûresi, 45/20.