İster “âyet”le “kübrâ” sıfat-mevsuf şeklinde düşünülerek “Rabbinin en büyük âyetlerinden bir şey gördü.” diyelim; ister مِنْ kelimesini zaid farz ederek “Rabbinin en büyük âyetlerini gördü.” şeklinde anlayalım, O Zât-ı Celîlü’l-Kadr ve min vechin O Şahs-ı Semî ü Basîr, zaman-mekân üstü gök yolculuğunda, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetinin mucizelerinden ve eşyanın perde arkası acaibinden öyle büyük alâmetlerle yüz yüze geldi, öyle aşkın temâşâlara açıldı ve öyle erilmez müşâhede ufuklarına erdi ki, O’nun dolaştığı o makam ve mertebelerdeki ilâhî tecellîleri hiçbir beyan ve ifadenin ihata etmesi ve seslendirmesi mümkün değildir. O zâtın dolaşıp döndüğü ufuklardaki envar ve esrarı sadece O duymuş ve O hissetmiştir; bir başkasının o vüs’at ve o büyüklükte müşâhedeye muktedir olması da söz konusu değildir; zira o ölçüde büyük olmayan, öyle bir mazhariyetin vâridâtı sayılan âyetü’l-kübrâ’yı göremez. Âyetü’l-kübrâ, Hz. Zât-ı Ahad ü Samed değildir. Bu itibarla da görülen, Allah’ın zâtı değil, en büyük âyâtıdır. Mebdeden müntehâya, varlığın önünün arkasının perdesiz, hâilsiz O’na delâleti, işareti ve gürül gürül O’nu ifadesidir. Zât-ı Hakk’ın idrak ve ihata edilmesi, لَا تُدْرِكُهُ اْلأَبْصَارُ1 fehvâsınca söz konusu olmasa da rü’yeti her zaman mümkündür. Ancak âyetin tasrihiyle görülen O değil, O’nun Peygamberimiz’e müyesser olmuş en büyük âyâtıdır.
Dipnotlar
- 1 “Gözler O’nu ihata edemez.” (En’âm sûresi, 6/103)