İçeriğe geç

Biraz daha açalım; Allah, Bedir’de iki cepheyi, plânlasa ve randevulaşsalardı bile gerçekleşmesi mukadder böyle bir mücadele zemini, atmosferi, alt yapısı ve onu zarurî kılıcı şartları oluşmazdı. Hâdise, öylesine insanî idraki aşkın plânlandı ki, ister istemez göğüs göğüse vuruşma durumuna gelindi ve ondan sonra da, yaşayanın yaşamayı hak etmesi, ölenin de ölüme müstehak olması ortaya çıktı. Zaafı, kininde, nefretinde, gayzında, istikamete kapalı olmasında ve paylaşmayı bilememesinde bütün zayıflar, burada ve ötede herhangi bir mazeret ileriye süremeden açık ve net suçluluklarıyla elenip gittiler; hep yüce mefkûreler arkasından koşanlar da, Bedir’de ve Bedirlerde cinayet işlemediklerini; aksine te’dibe müstahak olanlara hadlerini bildirmenin inşirahı içinde kalbî, ruhî, vicdanî bütün bir hayatı gönüllerinde duyarak yaşama ufkuna ulaştılar.

Hulâsa, Bedir’de ve bütün Bedirlerde, ne ölenin ne yaşayanın, ne kâfirin, ne mü’minin, ne kazananın, ne kaybedenin, olanı yerinde ve isabetli görmenin dışında diyeceği hiçbir şey yoktur; yoktur çünkü olanlar, her şeyi en iyi işiten ve bilen bir Semî u Alîm’in plânına göre cereyan etmiştir.

وَإِذْ يُر۪يكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ ف۪ۤي أَعْيُنِكُمْ قَل۪يلًا وَيُقَلِّلُكُمْ ف۪ۤي أَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ أَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا

“Allah, olacak bir işi yerine getirmek için (savaş alanında) karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu.”

(Enfâl sûresi, 8/44)

136