İçeriğe geç

Allah peygamberliği nerede ve kime vaz’edeceğini en iyi bilendir.”: Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’de neş’et etmesi de risalet cihetiyle tamamen yine hikmet ve gaye yüklüdür. Bilindiği gibi “Mekke-i Mükerreme” âdeta yerin göbeğini çevreler. Kâbe, yerin göbeği, varlığın da kalbidir. Ehl-i keşfe göre Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe ile birlikte yaratılmıştır. Hakikat-i Kâbe ile Hakikat-i Ahmediye birbirine eştir. Hakikat-i Muhammediye’deki tenezzülde bazı veliler yanılarak, “Hakikat-i Kâbe, Hakikat-i Muhammediye’den öndedir.” demişlerdir. İşin doğrusu Hakikat-i Muhammediye, Hakikat-i Kâbe’den asla geri değildir. Bu iki şey, bir vâhidin iki yüzü gibidirler. Şimdi eğer yeryüzünde evrensel bir din, mekân olarak herhangi bir yerde temsil edilecekse, herhâlde o yer Efendimiz’e analık yapan Kâbe olmalıdır. Zaten Kur’ân da ona “Ümmü’l-Kurâ”8 demiyor mu?.. Evet, bütün köy ve şehirlerin anası olan Mekke; Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) neş’etine de dâyelik yapmış, hatta tıpkı bir ana rahmi gibi O’nu bağrında besleyip geliştirmiştir. Hz. Musa’nın Benî İsrail’e ait mesajının Eyke’de değil de Tûr-i Sina’da telakki edilmesi, dağıyla taşıyla mukaddes olan Tur-i Sina’nın Museviyetle çınlaması, Hz. Musa ve İsrailoğullarının kendi seviyelerine göre ilk mesajlarını bu mukaddes dağdan almaları gibi, bütün insanlığı, bütün zaman ve mekânlarda ilgilendiren ve âlemşümul bir mesaj olan Kur’ân da ancak Kâbe’nin bulunduğu beldeden yankılanabilirdi ve öyle oldu…

117