Evet, dünyaları yalan üzerine bina edilmiş gözbağcı bir yığın, sonra onları bu işe sevk eden despot düşünce ve bu iki sınıfın arzularına göre gelgitler yaşayan kalabalık, o kalın kalın halatları, koca koca sırıkları üst üste müterâkim yılanlar, ejderhalar şeklinde gördükleri esnada –ki bunlar ister büyü eseri olarak öyle görünsün, ister içleri civa doldurulmuş ağaç ve deri parçalarının güneşin harareti karşısında o hâli almış olsun fark etmez– bir de ne görsünler onca maskaralık, muvakkat bir harikulâdeliğe mazhar kuru ağaçtan bir asâ, birer lokma gibi hepsini yutuverdi; yutuverdi de, biraz önce yalanın yönlendirdiği sopalar karşısında başı dönen ve soğuk dakikalar yaşayan kitleler, hakkın kendine has renk ve çizgileriyle ortaya çıkması ve bâtılın tarumar olup gitmesi karşısında ıpılık bir rağbet ve rehbete uyandılar. Artık اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ1 deme zamanı gelmişti. Bâtılın açık temsilcileri oracıkta, bu büyük itirafı gürül gürül haykırıp ötelere sürpriz şekilde açılacak, arkadakiler de ara ara bu duyguya katılıp onlara yol arkadaşı olacaklardı.
Kur’ân, bu konuyu değişik yerlerde, o yerin hususiyetlerinin gerektirdiği bir üslûpla tekrar tekrar anlatır ve tarihî tekerrürlerin kapı aralığından, alabilme kapasitemize göre sürekli ibretler ve tenvirler ifâza eder.
Dipnotlar
- 1 “İman ettik Âlemlerin Rabbine.” (A’raf sûresi, 7/121)