İçeriğe geç

Her yüce haslette olduğu gibi üslûp mevzuunda da zirveler zirvesini tutan Efendiler Efendisi’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Malumunuz Uhud’da O’nun mübarek yanaklarına batan miğferi dişinin kırılmasına sebep olmuş, vücudu kan revan içinde kalmıştı. Hatta miğferin parçalarını çıkarmaya çalışırken Ebû Ubeyde b. Cerrah Hazretleri’nin de ön dişleri kırılmıştı.2 İşte, gayz ve nefretle dopdolu düşmanlarının kendisini öldürmek istediği böyle bir ortamda dahi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), mübarek kanı yere düşerse Allah o topluluğu helak eder endişesiyle اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِي فَإِنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ“Allahım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar beni bilmiyorlar.”3 diye dua etmişti. Keza Taif dönüşünde başı-gözü taşlarla yarılmış, hatta tabanlarından kanlar akmıştı, ama O (aleyhissalâtü vesselâm) bütün bunlar karşısında; اَللّٰهُمَّ إِلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ(…) إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلَا أُبَالِي“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. (…) Eğer bana karşı gazabın yoksa, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam.”4 diyerek, tek kelimeyle dahi o tâli’sizler hakkında bedduada bulunmamış, sadece kendi hâlini Rabbisine arz etmişti.

201