Tarihte eda ettiği misyonlar açısından bakınca içinde neşet ettiğimiz bu millete güvenmemiz gerektiği kanaatindeyim. Elbette ki bu, Allah’a güvenme, Allah’a dayanma, Allah’a itimat etme mânâsında bir güvenme değildir. Peki öyleyse milletimize niçin güvenmemiz gerekir? Çünkü bu aziz millet tarihte hiçbir zaman uzun boylu esaret altında kalmamıştır, böyle bir zillete boyun eğmemiştir. Bu demektir ki, o, bundan sonra da, sonsuza kadar bir dejenerasyona katlanmaz, boyun eğmez. Meselâ Çanakkale’de kırılıp dökülmüş, cenazeleriyle düşmanın önüne atılmış, o ifritten kuvveti ölümüyle önlemiş ama asla teslim olmamıştır. Zira bir Batılının ifadesiyle, her milletin müdafaadan ümidi kesildiği anda bu milletin taarruzu başlamaktadır. Gerçekten de öyledir. Milletimiz, Millî Mücadele’yle işgal güçlerinin hakkından gelmiş ve ülkeyi düşmandan temizlemiştir. Evet o, hiçbir zaman esarete tahammül etmemiş ve başkasının esareti altında yaşamaktansa “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” felsefesiyle hareket etmiştir. Bence işte bu karakterde olan bir millete güvenilmelidir.
Ayrıca şu husus da asla unutulmamalıdır ki, İslâm dünyasında Türkiye’nin maruz kaldığı bombardımana başka hiçbir ülke maruz kalmamıştır. Bomba burada patlamış ve onun “yakma, kurutma, arkadan hastalık bırakma” gibi en müthiş alfa tesirleri de burada kendini hissettirmiştir. Diğerleri beta veya gama şualarından ne kadar müteessir olmuşlarsa, işte o ölçüde tesir altında kalmışlardır. Evet, esas mağduriyeti bizim milletimiz yaşamış ama buna rağmen o asla öldürülememiştir. Bakın hâlâ milletimizin önünü kesmek istiyorlar, ama o başka türlü bir dirilme yolu buluyor ve yine diriliyor.
Akla-Mantığa Dayalı Kolektif Şuur