İçeriğe geç

Aynı zamanda, Kur’ân-ı Kerim de “aynü’l-hayat”tır; o da kendisine yönelenlere sürekli kevser sunan bir pınardır. İki cihan saadetinin yol göstericiliği O’na verilmiştir; ebedî mutluluğun altın anahtarı O’nun elindedir. O, bütün bir ölü dünyayı tertemiz soluklarıyla canlandıran ruh ve yeryüzünde Hak rahmetinin temsilcisi olan nurdur. İnsanlığa doğru yolda yürüyüp ilâhî dergâha varma âdâbını öğreten ve ruhlara ünsiyet salıp varlığın çehresini ebediyete çeviren O’dur.

Diğer taraftan, şayet insan, şahsî benliğine bağlı kalırsa, o, bir zerre, bir damla, hatta bir hiç olmaktan asla kurtulamaz. Fakat, Cenâb-ı Hakk’ın, Resûl-i Ekrem’in ve Kur’ân-ı Kerim’in diriliş çağrısına kulak verip, benlik fânusunu taşa çalarak gönlünün enginliğine açılır, sonra da diğer mü’minlerle birleşip kaynaşır ve kendi dar dünyasının dışında ayrı bir heyete karışır ise, hemen bir güneş, bir umman ve bir kâinat hâlini alır. Birbiriyle birleşen yağmur damlalarının çağlayana dönüşmesi gibi, o da, âdeta bir ırmağın parçası hâline gelerek sonsuzlaşma yoluna girer ve değerler üstü değerlere yükselir. Bu sayede, o, gönül bahçesinin çiçekleri misillü her zaman taptaze kalır ve kat’iyen sararıp solma bilmez. Ayın ve güneşin doğup batması, gece ve gündüzün değişip durması onu asla eskitemez. Böyle bir birliğe ulaşamadığı takdirde ise, sadece dünyevî ve maddî değerlere bağlı kalır ki bunların kıymeti de kabrin eşiğine kadardır. Gün gelip ölüm kapıyı çalınca her şey biter; o da hazan vurmuş yapraklar gibi savrulur gider. Bu açıdan, Din-i Mübîn’in çatısı altında kardeşlik çizgisinde bir araya gelme de bir tatlı su kaynağının başına otağını kurma demektir.

6