İçeriğe geç

Aslında, Hazreti Ömer efendimiz gibi bir ruh insanının başka türlü davranması da düşünülemezdi. Allah’a kul olmayı en büyük iftihar vesilesi sayan ve bunun ötesinde başka şereflere iltifat etmeyen bir insana, izzet ve tevazuu cemeden o hâlden başkası yakışmazdı. Zaten o, fakirâne ve sade bir hayat tarzını ihtiyar etmiş, hayatını hep aynı çizgide götürmüş, ömür boyu zâhidâne yaşamış ve ruh dünyasındaki izzet ve hamiyeti temennasız bir tavır olarak dışa aksettirmişti. Dolayısıyla, her zamanki hâl üzere hareket etmek ona tabiî geliyordu; kendini başkalarına beğendirme lüzumu hissetmiyor ve o gayeye matuf gayretleri sun’îlik olarak değerlendiriyordu. Öyle bir sun’îlikle kendini ifade etmenin samimiyetsizlik olacağına ve karşı tarafta tereddüt hâsıl edeceğine inanıyordu. Bu açıdan, Emirü’l-mü’minîn’in bir hususiyeti vardı.

Meseleyi kendi açımızdan değerlendirecek olursak; bugün biz, normal hayatımızda da kendimize çeki-düzen vermeye çalışıyor, yememize-içmemize dikkat ediyor ve kılık-kıyafetimize özen gösteriyoruz. Hatta, çoğumuz frenk tarz-ı telebbüsüne alışmışız, giyim-kuşamımızı belli kalıplara göre ayarlıyoruz. Değişik lüksler edinmişiz, fantezilere girmişiz ve bunları genel tavrımızın bir yanı hâline getirmişiz. Dolayısıyla, bizim başkalarının karşısına çıkarken fakirâne ve zâhidâne bir tavra girmemiz sun’î olur. Günümüzde normal kabul edilen ve bizim de tabiî görüp sahiplendiğimiz bir uygulamayı sadece “görünme” duygusuyla değiştirmemiz, kelimenin tam mânâsıyla “riya” sayılır ve muhataplarımızın gönlüne de şüphe atar. Tevazuya niyet tevazuu izâle eder; “görünme” kastıyla bir kalıba girme, insanları kandırma mânâsına gelir. Bu itibarla, biz, her zaman nasılsak başkalarına karşı da öyle bir hâl sergilemeliyiz; olduğumuz gibi görünmeli ve asla sun’îliklere girmemeliyiz. Tabiîlik peşinde olmalı ve hep tabiî davranmalıyız.

Konuma Göre Tavır

202