İçeriğe geç

Bu mevzuda son bir husus da muktezâ-yı beşeriyeti göz önünde bulundurmak ve onun gereğine göre hareket etmektir. Yani, insan olarak yaratılmamız yönüyle bizim cismanî ve bedenî yanlarımız da vardır. İnsanî ruh ve nefha-yı ilâhî taşımamızın yanı başında, biyolojik ruh da diyebileceğimiz bir nefis sistemi de konulmuştur mahiyetimize. Hazreti Üstad, Mesnevî-i Nuriye’sinde bu mevzuya da bir yönüyle işaret ederek bize bir tenbihte bulunmakta ve “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir!” buyurmaktadır. Demek ki, bizim bir hayvaniyet ve cismaniyet yanımız var; ama ayrıca kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme gibi bir hedefimiz de var. Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde temâşâ etmeye çalıştığımız, şimdiye kadar seleflerimizden binlercesinin altın ve yakut tepelerde resmettiği kalb hayatına ulaşma hedefi var önümüzde. İşte, o hedefe yürüyen bir insanın yer yer tökezlemesi, ayağının kayması ve düşmesi de muhtemeldir. Fakat, eğer, bir insan düşerse, onun yapması gerekli olan şey, asla şeytan gibi demagojiye girmemek; Hazreti Âdem gibi sadakat, samimiyet ve vefa ruhuyla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip, günahlarını O’nun huzurunda sayıp dökmek ve tevbe, inabe ya da evbe ile arınarak yeniden Cenâb-ı Hakk’a yönelmektir. Tabir-i diğerle, kapaklandığı zaman düştüğü yerde kalmamak, hemen doğrulmak ve yeniden Allah’a yürümeye devam etmektir. Şeytan kibir, diyalektik ve demagoji ile hareket ederek kaybetmiş; Hazreti Âdem ise, tevazu, hacâlet ve evbe ile kazanmıştır. Şeytan gibi demagojiye girmek bir felaket sebebidir; fakat, o kendisiyle iftihar ettiğimiz yüce atamız, “Safiyyullah” ilâhî hitabına mazhar Âdem efendimiz gibi davranmak da tekrar doğrulup yola devam etmek için çok önemli bir vesiledir.

452