Dinimizin bütün emirleri, bir yönüyle, böyle bir “vahdet-i ruhiye”yi hâsıl etmeye matuftur. Meselâ, namaz bizi günde beş defa birlik kubbesinin altında bir araya getirir. Önce gelen önde durur, sonra gelen arkada… Bazen arzu etmediğimiz bir insanla yan yana namaz kılma mecburiyetinde kalabiliriz; fakat orada kavgaları, küskünlükleri unuturuz. Saf tutarken topuklarımız, dirseklerimiz birbirine değer, omuzlarımız birbirini zorlar. Kollarımızı yanımızda duran insanın hatırına biraz içeriye çekeriz. Alnımız seccade ile öpüşürken, kollarımız da kardeşlerimizle sarmaş dolaş olur… Diğer bir kardeşimizin kokusunu duyarız, o da bizim kokumuzu duyar. Rahatsız olacak yanlarını görürüz, o da bizim rahatsızlık verecek yanlarımızı görür. Bütün bunlar, yanında durduğumuz şahısla aramızda manen bir kısım iç ittisaller (temas, yakınlık), iltisaklar (birleşme) meydana getirir. Yani bizim fark edemeyeceğimiz ruh iltisakı, kalb ittisali olur. Fakat en azından, yanımızda duran insanın, kaçacağımız, uzaklaşacağımız birisi olmadığı hissi meydana gelir gönlümüzde.
Sahuru ve iftarıyla, maddî mânevî güzellikleriyle bütün inananlarla beraber neşvesini duyduğumuz ramazan orucundan; fakir zengin arasındaki çok önemli bir köprü olan zekâta; ondan da kendi beldemizdeki mescidimizin büyümüş hâli olan Mescid-i Haram’da daha büyük cemaat hâlinde dünya insanlarıyla bir araya gelme, ayrı ayrı renk ve ırktan insanlarla aynı mescidin kubbesi altında toplanma, aynı çadırın altında bulunma, Metâf’ta beraber yürüme, Kâbe’yi omuz omuza tavaf etme, mes’âda yan yana koşma, beraberce Zemzem Kuyusu’na inme, tanımadığımız bir kardeşimizin kullandığı tası kullanma, onun su içtiği musluktan içme birlik ve beraberliğini hâsıl eden hacca kadar bütün ibadetlerimiz bizi beraber yaşamaya çağırmakta ve alıştırmaktadır. Evet, İslâm’ın temel disiplinlerindeki espri kavranacak olursa, yolların hep vahdeti gösterdiği, birlik ve beraberliğe işaret ettiği anlaşılacaktır.