Bir Müslüman, başkaları hakkında kötü şeyler düşünmemeli, ulu orta konuşmamalıdır. Onun, diğer Müslümanlar hakkında söylenenlere, uydurulan haberlere inanmaması, ihtiyatlı davranması lazımdır. Başkaları “Falan şöyle yaptı, böyle etti” dese, hak hukuk gözetmeyen bazı gazeteler bunu yazsa da bir mü’min aceleci davranmamalı, dedikodulara ve gıybetlere girmemelidir. Eşyada ibâha esas olduğu gibi, insanlarda da masumiyet esastır. O hâlde insan, aslından emin olmadığı iddialarla başkalarını hemen mahkûm etmemelidir.
Günümüzde, haberdar olma hakkı, haber alma hürriyeti gibi bahanelerle insanların iffetlerine ve şahsiyetlerine saldırılıyor. Kim vermiş ki iffetlerle, ismetlerle oynama hakkını? Kur’ân’da mı yazıyor, Sünnet mi söylüyor bunu? Bize iffetleri, ismetleri sıyanet düşer. Hukuk açısından bakıldığında da, bir cürüm delilleriyle sübût bulacağı âna kadar maznun, masum sayılır. Cenâb-ı Allah bizleri insanların hata, kusur ve günahlarını ortaya çıkartmak için görevlendirmedi. Bilakis, tecessüsü, insanların gizli hâllerini araştırmayı yasakladı. İnsan kendi nefsini daima sorgulamalı, fakat başkaları hakkında da hüsnüzan kapılarını ardına kadar açık bırakmalıdır.
Allah (celle celâluhu) insanlara, başkaları hakkında kötü düşünme; el âlemin eksiğini, kusurunu görme şeklinde bir sorumluluk yüklememiştir. Efâl-i mükellefîn (bir Müslümanın yapması gereken fiiller) arasında “Falan şahıs –özür dilerim– zina etmişti, hırsızlık yapmıştı, neden bunu teşhir etmediniz, gidip şahitlik yapmadınız, gidip adamın canına okumadınız?” diye hesap sorulacak bir yükümlülük yoktur. Zina, hırsızlık ve benzeri suçlarda suçluyu bulma ve cezalandırma ancak devletin yapacağı bir iştir. Devlet denen, toplum denen müesseseler vardır; onlara karşı cinayet işleniyorsa bu amme hakkıdır. Amme hakkı, Allah hakkı demektir; bu hakla alâkalı yapılacakları da sorumlu, vazifeli kimseler yaparlar.