İçeriğe geç

Hazreti Pîr’in has talebelerini tanıdığımda onlardan çok şey öğrendim. Meselâ onlarda çok ciddî bir istibra hassasiyeti gördüm. Aynı şekilde elbise temizliği hususunda da çok hassas olduklarını müşâhede ettim. Az yiyip, az içip, az uyuyup hayrete varmayı da onlarda gördüm. Kısaca Hacı Bayram ve Süleymaniye gibi kaldığım güzel mekânlarda Müslümanca bir hayata şahit oldum. Onları tanıyınca kendi kendime şöyle demiştim: “Hayata yeniden uyanıyor, ruhta yeniden bir diriliş yaşıyorum.” Onlar, çevrelerindeki insanlara bu güzel hasletleri kazandırmışlardı. Ben kendi kabiliyetime göre o güzel hasletlerden bazılarını alabildim. Fakat kim bilir, Allah’ın inayet ve keremiyle, bu kıymetli zatlardan çok daha derince istifade eden ve onlar vesilesiyle daha derince bir dirilişe mazhar olan niceleri vardır.

İşte o zatlarda dikkatimi çeken önemli bir husus da, gıybetten sakınma mevzuunda gösterdikleri âzami hassasiyetti. Meselâ siz Tahir Ağabey’in yanında: “Filânca konuşurken boynunu eğerek konuşuyordu” veya “konuşurken durgun durgun bakıyordu” gibi gıyabında konuştuğunuz o şahsın duyduğunda rahatsız olabileceği bir laf etseydiniz, hemen “Niye gıybet ediyorsun? Senin dilini kökünden kesmek lâzım.” cevabını alırdınız. Bu zatlar çevrelerini gıybetten sakındırdıkları gibi elbette kendileri de gıybetten hep uzak dururlardı. Meselâ ben ne Tahir Ağabey’den, ne Hulûsi Efendi’den, ne Mustafa Gül, ne de Sungur Ağabeylerden gıybetin çok küçüğünü dahi duymamışımdır. Size tanıdığım insanların hâlini arz ediyorum. Ancak maalesef şu anki hâlimiz itibarıyla bizim için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.

Kuzu Postuna Bürünmüş Hınzır Kurt

296