İçeriğe geç

diyor. Zira kalbde esas mütecellî olacak Allah’tır. Dolayısıyla mala mülke, servet u samana kalbde yer verilmiyorsa ve o kalb Allah’la irtibat ve Allah sevgisiyle dolu ise, Karun kadar zengin olsa dahi,3 böyle bir insan için servet u saman mahzurlu değildir.

Hazreti Pîr, dünyayı kalbe koymamanın ölçüsünü de mealen şu şekilde verir: “Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ne de kaybettiği şeye mahzun olur.”4 Evet, o, dünyalık bir şey kazandığı zaman, Allah’a hamd eder ve kazandığı o şeyin hakkını nasıl vereceğini, onun şükrünü nasıl eda edebileceğini düşünür. Kaybettiği zaman da yine Allah’a hamd eder ve “Rabbime hamd olsun ki, dünyalık bu yükü benden aldı götürdü. Çok şükür ki, bu vesileyle o yükün altından sıyrıldık.” der. Bu zaviyeden, eğer bir insan, makam, mansıp, ikbal, istikbal, kalemşorlük, müşarun bi’l-benan olma, müsteşarlık, danışmanlık, genel müdürlük, bakanlık ve başbakanlıkla seviniyor ve bunları elde ettiği takdirde çok önemli şeyler elde ettiğini düşünüyorsa, o insan, mazhar olduğu nimetleri tahdis-i nimet mülâhazasına bağlamadığından ötürü kaybediyor demektir. Bu konuda müstakim düşünce ise şudur: “Mazhar olduğum bütün bu nimetler birer emanettir ve bu emanetin bana yüklediği bir kısım vazife ve sorumluluklar vardır. Ben bu vazife ve sorumlulukları yerine getirebilirsem ancak o zaman bu nimetlerin hakkını vermiş olurum.” Evet, bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lütfettiği bu ve benzeri nimetleri tahdis-i nimet mülâhazasıyla değerlendiriyor, yeri geldiğinde onları çok rahatlıkla elinin tersiyle itebiliyor ve “Git Allah’ını seversen. Sen benim kalbimde yer edinemezsin!” diyecek kadar mertçe davranabiliyorsa, işte bu insan, dünyayı terk etmiş demektir.

198