İçeriğe geç

Onun için seyr-i ruhanîde sırf bâtınî hüviyet ve onun inkişafı sayılan müşâhede ve mükâşefeleri nazara alanlar, tevhid-i hakikîyi, لَا مَوْجُودَ إِلَّا هُوَ“O’ndan başka hakikî bir mevcud yok.” şeklinde duymuş ve ifade etmişler; sadece zâhirî hüviyete bakıp ona değer verenler ise çok defa natüralizme saplanmış ve şirkte boğulmuşlar; zâhir ve bâtını beraber kabul etmenin yanında, hâl ve zevk televvünü ile az da olsa bâtını bir-iki kadem öne çıkaranlar ise –hakka daha yakın olmaları müsellem– tevhid-i kâmili meşhûdâtlarına bağladıklarından لَا مَشْهُودَ إِلَّا هُوَ“Meşhûd olan sadece O’dur.” diyerek, gaybe imandaki ıtlakın enginliğine rağmen, imanî mülâhazalarını kayıt altına almışlardır. Mütalâa ve değerlendirmelerini tamamıyla esmâ ve sıfât-ı sübhaniye ile irtibatlandırıp varlık ve hâdiselere bu zaviyeden bakanlar ise, tevhid telakkilerini ıtlakın enginliğiyle ele alıp zâhirî tevhidleriyle “fark”a mürâât, bâtınî tevhidleriyle de “cem’ maa’l-fark”a işaret sadedinde لَا مَعْبُودَ إِلَّا اللّٰهُ“O’ndan başka mâbud, maksûd ve matlûb yoktur.” hakikatiyle gürlemiş, Kur’ân ve Sünnet’le ortaya konan hakikî ve iltibaslara kapalı bir tevhidi ilan etmişlerdir. Zannediyorum, işte böyle bir telakki sayesinde, hem tevhid-i Zât hem de tevhid-i sıfâtın vurgulanması yanında zâhir ve bâtın arasındaki muvazene de korunmuş olacaktır.

124