Evet, bu yol, günümüzün vahdet yolcuları için de aynıyla söz konusudur; gözlerini her zaman tefekkürle açıp-kapayan, sineleri sürekli şefkatle çarpan, âcizliğini O’nun kudretine ulaşma dinamiği, fakirliğini de yine O’nun servet ve gınasına ermenin vesilesi sayan basîretli ruhlar, tıpkı Hz. Âdem gibi vahdeti kesret aynalarında temâşâ edebilir; her simada O’nun ziya-i vücudundan parıltılarla O’nun varlığını hisseder ve celâlî tecellîlerin göz açtırmıyor gibi görünen sağanakları karşısında dahi ehadiyet televvünlü cemalî cilvelerin üfül üfül esintileriyle serinler ve “bî kem u keyf” yudum yudum O’nunla bulunuyor olmanın hazlarını yudumlayabilirler.
Vâkıa, bazen böyle bir noktaya ulaşanların yer yer iltibasa düştükleri ve hâllerini ifadede kullandıkları kelimeleri iyi seçemedikleri, ya da onların gönül dünyasında sürekli “sübühât-ı vech” esintileri esip durduğu için “hulûl”e ve “ittihad”a çekilebilecek sözler ettikleri görülegelmiştir; ama bunun her zaman böyle olmadığı da bir gerçektir. Ve hele, seyr-i ruhanîsini Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) mişkât-ı nübüvveti altında sürdürenler için bu durum hiçbir zaman söz konusu olmamıştır ve olamaz da…