Usûlüddin açısından, diyanetin ruhu ve kul olmanın lâzımı sayılan tevazu ve mahviyete münâfî olması bir yana, aklın zâhir nazarında istiklâl iddiası hissini uyaran bu türlü mülâhazalar, ubûdiyetin ruhuna tamamen zıttır ve peygamberlerin talim buyurdukları tevhid telakkisine de münâfîdir. Hele bir kısım mübtedîlerin, bu kabîl sözleri söylemeleri veya bu sözlere dayanarak hulûl ve ittihaddan dem vurmaları bütün bütün İslâm’ın ruhuna aykırı, bedâhet-i akla münâfî ve Kur’ân muhkemâtına da muhalif bir dalâlettir.
Sünnet yolunun yolcuları, her zaman kesret içinde vahdeti müşâhede etmiş, Hazreti Zât’ı, kendi sıfât ve esmâ-i hüsnâsı zaviyesinden, mâsivâyı da kendi keyfiyet ve hususiyetleriyle ele almış; Hazreti Hakk’ın müteâl bir varlık olduğunu, izafî hakikatlerin de O’nun var etmesiyle var olduklarını, kayyûmiyetiyle de devam ettiklerini düşünmüş; her türlü tasavvurda, taakkulde, inançta iltibaslardan uzak durdukları gibi ifadelerinde de ulûhiyet hakikatiyle telifi imkânsız beyanlarda bulunmamışlardır. Evet onlar, لَوْلَا الْإِعْتِبَارَاتُ لَبَطَلَتِ الْحَقَائِقُ“Eğer izafiyât olmasaydı pek çok nisbî hakikat maruz-u butlan olurdu.” fehvâsınca, her zaman hakâik-i eşyanın –Hakk’ın ziya-i vücudunun gölgesinin gölgesi olsa da– varlığını vurgulamış ve bunun da asla vahdete münâfî olmadığını düşünmüşlerdir.
Hâsılı, gözlerimizle, gönüllerimizle görüp duyduğumuz bütün eşya, O’nun kudret ve iradesiyle meydana gelmiş âdeta bir meşher; küre-i arz canlı-cansız aksesuarıyla, ilim, irade ve kudret tezgâhından çıkmış, olabildiğine mükemmel bir dizaynla müşahidlerin temâşâlarına arz edilmiş geniş ve muhteşem bir saray, insanoğlu da bütün bunları tanıyıp değerlendirmeye memur bir vazifelidir. Her yanda görülen bir kesret televvünü; her nesne ve her hareketin özünde duyulup hissedilense bir vahdet ruhudur. Hüşyâr gönüller bunu hep böyle bildi Hakk’a yürüdü; ifrat ve tefrite düşenlerse takılıp yollarda kaldı.