İçeriğe geç

3. Mevcut ruhun, cismaniyet ve hayvaniyet üstü mânevî vilâdeti ki; buna, kalb ve sır ufkunda onun yeniden neş’eti de denilebilir. Bu vilâdet aynı zamanda insanoğlunun fiilen hilâfet pâyesini ihraz etmesinin de değişik bir unvanıdır. Hilâfet pâyesinin mazhar-ı tâmmı insan-ı kâmildir.. ve insan-ı kâmilin beden ve cesedi dahi –ruhun gerisinde dursa da– ruhaniyet televvünlüdür. Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) keramet mebde’li miraç hâdisesinde, cesed-i mübareklerinin –O’na ruhlarımız feda olsun!– ruhlarının yedeğinde seyahat-i semaviyesinin buna bir misal teşkil ettiğini daha önce hatırlatmıştık. İsterseniz siz ona ruhun emriyetinin cismin halkiyetine galebesi de diyebilirsiniz. Böyle bir cisim, pek çok ahvâl-i âdiyesinde dahi mücellâ bir ayna gibi إِذَا رُئِيَ ذُكِرَ اللّٰهُ“Göründüğünde Allah anılır.”34 mazmununca hep O’na nâzırdır, O’nun evsâf-ı celâliye ve kemaliyesini aksettirir, O’nu hatırlatır, O’nu duyurur ve O’nu hissettirir.

Evet, bir insan-ı kâmil, konumunda ve konumuna göre duruşunda sürekli farklılık sergiler. O kendine has farklılığıyla doğar, zâhirî ve bâtınî hâsseleriyle bu farklılığın hakkını eda etmeye çalışır, farklılığının şuurunda olarak yaşar.. ve yaşadığı gibi de ötelere yürür. Hatta onun cesedi dahi bu farklılıktan nasibini alır. Enbiyâ-i izâmın (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm) cesetlerini toprağın yemeyeceği35 buna bir misal sayılabilir..

Taayyünde “Ikdü’n-Nübüvvet”in (aleyhissalâtü vesselâm) ruhu, ervahın ilki ve ruhu’l-ervah şerefiyle müşerref, haricî vücut itibarıyla zuhuru ise peygamberlik manzumesinin kafiyesi, varlık ağacının semeresi, nübüvvet semasının kutup yıldızı ve risalet ufkunun da “kavl-i fasl”ı olması itibarıyla beklenti iştiyak ve heyecanıyla tebcil-i tehirine bağlanmıştır.

195