İtminan mevhibesinin idrak edilme sınırlarını aşkın müntehâsını “nefs-i kâmile” mertebesi teşkil eder. Dört bir yanda ilâhî tecellîlerin bütün mâsivâyı kendi rengine boyadığı, renklerin, şekillerin, keyfiyetlerin kendi çerçevelerinde silinip gittiği zevkî ve nazarî iç içe istihalelerin yaşandığı ve “seyr”in, “seyr billâh” ufkunda sürdürüldüğü bu şâhika, vahdette kesretin, kesrette de vahdetin yaşandığı ilâhî sırlara açık öyle bir zirveler zirvesidir ki, asalet ve külliyet planında orada sadece enbiyânın sesi soluğu duyulur; zılliyet ve cüz’iyet dairesinde de dava-i nübüvvet vârislerinin.. bu vârislerin en önemli hususiyetleri, yakazadır; bunlar nerede, niçin, hangi misyonla vazifeli bulunduklarının şuurundadırlar. Küllü cüzden, küllîyi cüz’îden, aslî olanı zıllîden, metbûu da tâbîden tefrik eder ve kat’iyen iltibasa düşmezler. Ne şatahat ne naz, ne faikiyet ne de imtiyaz; mazhar oldukları her şeyi O’ndan bilir ve bu mazhariyetlerini koruma istikametinde ortaya koyacakları her cehdi, netice-i nimet-i sabıka olarak bir şükür esprisi içinde, fevkalâde bir tevazu ve mahviyetle ortaya koyar, mükâfat adına değil de, vazife ve sorumluluk hesabına “hel min mezîd” der dolaşırlar. Bu ölçüde safvete eren mutmain bir ruh, bütün mesuliyetlerini bir ibadet neşvesi içinde yerine getirir ve benliğinin derinliklerinde her lahza ayrı bir vuslat zevkiyle coşar. Onun, “nefehâtü’l-üns” esintilerinin aks-i sadâsı sayılan solukları, okşayıp geçtiği her yere sekîne aşılar geçer.. onun sükûtu, varlığı hallaç etme ölçüsünde mük’ab bir tefekkür, sözleri de Mezâmir’den akan hikmet kristalleridir. Gözler her yerde onu görme uğrunda açılır kapanır ve onun tavırları, davranışları Hakk’ı hatırlatır.. hatırlandığı her yerde gönüllere bir murâkabe kıvılcımı düşer ve tutuşan her gönül: