İçeriğe geç

nağmeleriyle arzuhâl eder.. ve artık, dünyevî matlupları, zatları itibarıyla talepten vazgeçtiği gibi, ukbâyı da Hazreti Zât’a bakmayan yönleriyle ikinci derece mülâhazaya alır.. düşüncelerinde, tahayyüllerinde sürekli O’nun konukluğuna koşar.. sözlerini O’nun iştiyakıyla süsler ve O’na iştiyak uyarmakla derinleştirir. Dolarken O’nun vâridâtıyla dolar ve her doluşuyla ruhunda petekleştirdiği ballar balını müştak gönüllere sunmaya koşar.. sık sık Lâmekânî Hüseyin Efendi gibi:

“ Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca
Dik tut gözünü, gönlüne gönlün göz olunca
Efkârı ko, dil destisini ol çeşmeye tuttur
Ol âb-ı safâbahş ile ol desti dolunca…”

der ve dolma istikametinde azmini kamçılar. Dolunca da:

“ Ey tâlib-i feyz-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya.!
Ey âşık-ı nur-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya!”
(M. Lütfî)

çığlıklarıyla bir velvele olur ve çevresine boşalır.

Bu noktaya eren bir sâlik, az yer, az içer, az uyur, hep hayret içinde bulunur ve dünya umuruyla da, sırf esbab dairesi içinde bulunduğundan ötürü meşgul olur. Bu pâyeye ait sorumluluklarını yerine getiren ve Hakk’ın mevhibelerine karşı şükrünü eda eden bir sülûk eri, bazen tecellî-i esmâ, bazen de tecellî-i ef’âl ile nefes alır verir. Ne var ki o, seyr u sülûk-i ruhanîsini, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vesâyetinde ve Sünnet rehberliğinde sürdüremez ya da Kitap ve Sünnet mümessilleri rehberliğine sığınmazsa, ubûdiyetinde şatahata girebilir ve bazen de niyaz makamında nazlanma inhirafına düşebilir. Bu ise apaçık bir sukûttur.

269