nın feda edilecek gibi bir yer olmadığını görüyor, diğer gözleriyle de Cehennem’e bakıyor ve “Allah hiç kimseyi buraya düşürmesin!” diyerek herkese el uzatmaya çalışıyorlardı. Hayatta bir gaye-i hayalleri, bir idealleri vardı ve âdeta sırf onun için yaşıyorlardı. Buna “yaşatma ideali” diyebilirsiniz. Onlar, kendileri için değil, başkaları için yaşıyorlardı. Yaşatmak için yaşıyorlardı. Başkaları yaşasın diye her türlü fedakârlığı göze alıyor, gerektiğinde bu uğurda ölümü dahi gülerek karşılıyorlardı. Onlara göre böyle bir ideal uğruna yaşanmayan bir hayatın anlamı yoktu. Böyle bir mefkûreden yoksun yaşayan insanlar, onların gözünde, hareket eden mezarlar gibiydi.Allah (celle celâluhû), İnsanlığın İftihar Tablosu’nu risalet vazifesiyle gönderirken, ilahî mesajı can u gönülden kabul edip etraf-ı âlemde neşredecek donanımda insanları da âdeta O’nunla göndermişti. Hz. Hatice’nin, Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin ve diğer ilklerin duruşlarını başka türlü izah etmek zordur. Daha ortada vahiy adına birkaç âyetin olduğu bir dönemde onlar hiç tereddüt etmeden Efendimiz’in kendilerine sunduğu mesajı kabul ediyor ve onu başkalarına duyurma heyecanıyla çırpınıp duruyorlardı. Allah Resûlü ilk vahyi aldıktan ve durumunu Hz. Hatice’ye anlattıktan sonra, Hz. Hatice’nin Efendimiz’i teselli adına söylediği sözler gerçekten muhteşem bir idrakin sesi soluğudur. Hz. Ebû Bekir’in ilahî mesajı duyar duymaz hiç tereddüt etmeden iman etmesi ve ölesiye meseleye sahip çıkması basite alınacak bir olay değildir. Diğer ilklerin tavrı da onlardan farklı olmamıştır. Onların her biri, Efendimiz’in arkasında yerini aldıktan sonra baş döndürücü şekilde dikey bir yükselişe geçmiştir. Evet, Allah, dünyanın rengini, şeklini ve desenini değiştirecek mesajını İnsan-ı Kâmil ile gönderirken, âdeta O’na yardımcı olacak ashâbını da bu işe hazırlamış ve programlamıştı. Onların bu derin imanları, tam teslimiyet ve tevekkülleri, muhatapları üzerinde ayrı bir tesir bırakmıştır.