6- “Emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” yapmak, bir mü’minlik şiarıdır. Bu vazife, imandan ayrı düşünülmemelidir. Zira Kur’ân, mü’minlerin diğer mü’minlere karşı dost olduğunu1 söylerken, bu dostluğu ayakta tutan ana umdeye işaret eder ve onun, bu kudsîlerden kudsî vazifeden ibaret olduğunu hatırlatır. Münafıklar ise, birbirlerindendir;2 fakat birbirlerinin dostları değillerdir. Zira onlar mârufa mâni olmakta ve münkere de teşvikte bulunmaktadırlar.
7- İslâm dini, Allah (celle celâluhu) tarafından teminat altındadır. Allah, Kendi dinini koruyacaktır. Ama bu koruma, kadın-erkek bütün inananların himmeti ve bir kısım fertlerin dine sahip çıkmalarına bağlıdır. Dine sahip çıkıldığının en belirgin işareti de, Müslüman fertlerin tebliğ vazifelerini yerine getirmeleridir.
8- İlim-amel ve tebliğ bir hakikatin üç ayrı yüzüdür. Birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Tebliğde, ilim şarttır; amel ise tebliğin hayatıdır.
9- Tebliğ insanı, İslâmî hakikatleri ve içinde yaşadığı devri çok iyi bilmelidir. Devrini bilmeyen insan, dehlizde hayat sürüyor demektir. İnsanları oraya çekmeye ve onlara bu dehlizde bir şeyler anlatmaya çalışması ise zavallıca birer gayretçiktir.
10- Tebliğ insanının gönlü Kur’ân’a göre ayarlanmalıdır. Gönlü bu şekilde Kur’ân’a göre akort edilmeyen bir insanın, İslâm adına konuşması ve İslâmî hakikatleri anlatması çok zor, hatta imkânsızdır.
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Tevbe sûresi, 9/71.
- 2 Bkz.: Tevbe sûresi, 9/67.