Bu açıdan biz, İslâmî müeyyidelere, ilâhî ahlâk perspektifinden bakıp öyle değerlendirmek zorundayız. Zira o ahlâk ki, Kur’ân ahlâkıdır. Bizim asıl gayemiz de, insanlara Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahlâklanmış olduğu “en yüce ahlâk” ile ahlâklanma yolunu gösterme olmalıdır. Zaten insan olmanın gayesi de, bu yüce ahlâka ulaşmak değil midir?
İslâmî müeyyideleri, işin başında iki ana grupta toplamak mümkündür. Bunlara en kısa ve veciz bir ifade ile, “enfüsî ve âfâkî” diyebiliriz. Birincisinde ferdin kendi iç âlemi ve ruh yapısı; ikincisinde ise, dışa karşı yapması gerekenler söz konusudur.
Evvelâ her fert, kendi mânevî hayatını istikamet içinde sürdürmelidir. Zaten, imanın bütün rükünleri de ferde bunu kazandıracak niteliktedir. Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve kadere iman etmiş olan insanda, belli seviyede bu istikamet vardır. Ama bu istikamet, “salih amel” dediğimiz ibadetlerle takviye edilmeli ve her fertte tabiat hâline getirilmelidir. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi farz ibadetlerin yanında, “nafile” adını verdiğimiz ibadetlerle de, ruhî hayatını geliştirip, iç dünyasını süsleyen bir insan, müeyyidelerin fert planında olan kısmını yerine getirmiş olur. Şu var ki, müeyyideler sadece yapılması gerekenler demek değil; yapılmaması gereken hususlarla da alâkalıdır. Yani bu müeyyidelerin bir ucunda Cennet, diğer ucunda Cehennem vardır. Tabir-i diğerle müeyyidelerin bir ucu mükâfatı, diğer ucu cezayı gösterir. İşte bu da dengenin ta kendisidir.