Evet, ısrarla üzerinde durma mecburiyetindeyiz ki, bu iş, her şeyden evvel bir iman mevzuudur.. ve şimdiye kadar bu meseleye sahip çıkanlar da hep imanı kavî olan insanlar olmuştur. Bu dün böyleydi, bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır. Koca bir cemiyet içinde, birkaç samimî ve imanı kavî insanın başlattığı bir tebliğ hareketi, kısa zamanda mâşerî vicdanda mâkes bularak yüz binlerin derdi-davası hâline gelmesi başka şekilde izah edilemez. Hiç şüphesiz böyle bir hareketin en dikkat çekici ve karakteristik yanı onun şekilcilik ve merasimden uzak olmasıdır. Çile ve ızdıraptan uzak olan her hareket, şekil ve merasime esir olmadan kurtulamaz. Zaten, merasimle bütünleşmiş hareketlerin hiçbirinin bidayetinde zindan, gözyaşı, fikir çilesi; neticesinde kalıcılık, samimiyet, sevgi ve kucaklama yoktur.
Hulâsa; irşad adamı, her hareket ve davranışını, irşad hayatına göre ayarlamalı; bir yere mi gidecek, mutlaka irşad mülâhazasıyla gitmeli ve irşad düşüncesiyle oturup kalkmalıdır. Zira onun hayatında hususî tenezzühe yer yoktur. O, fıtrî ihtiyaçlarını dahi davası istikametinde kanalize etmeye çalışır. Evet, o, her alıp-verdiği nefesin bir gün kendisinden sorulacağının şuuruyla yaşar. İşte bu yol nebilerin, sıddîklerin, velilerin, şehitlerin yoludur. Onlar hep yaşadıklarını anlattılar ve anlattıklarını yaşadılar. Münafıklara gelince onlar, yaşamayıp anlattılar, anlattıklarını da kulak ardı ettiler. Her gün bir eğri yolun girdabına dalıp, hem kendilerini ve hem de peşlerinden gidenleri idlâl edip helâkete sürüklediler.
Allah (celle celâluhu) bir mürşit olarak insanlara gönderdiği Hz. İsa’ya (aleyhisselâm) şöyle buyurur:
“Ey Meryemoğlu! Önce kendi nefsine nasihat et, o ibret aldıktan sonra başkalarına nasihat et. Eğer böyle yapmazsan Benden utan!”1
Dipnotlar
- 1 Ahmed İbn Hanbel, ez-Zühd 1/54; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/382.