İçeriğe geç

Burada da görüldüğü gibi mü’min; bir taraftan, İslâm’ın emrettiği hususları hem kendi hayatında hem de diğer fertler arasında pratiğe dökmeye gayret ederken, diğer taraftan da İslâm’ın menettiği ve yasakladığı hususları şahsî yaşamından ve cemiyet hayatından uzaklaştırma durumundadır ki; bu da iyiliği emredip kötülükten menetme yollarından biridir.

Netice itibarıyla; bütün bu değişik yollarla mü’min, kendine düşen vazifeleri yerine getirdiği zaman, kendini de içinde yaşadığı cemiyeti de faziletlerle donatacaktır ki işte o zaman faziletli milletten söz edilebilecektir. Kâmil insan mânâsına faziletli insan.. bu insanlardan meydana gelmiş cemiyet.. bir merhale daha ötede, bu cemiyetlerin örgülediği bir dünya.. işte mü’minin bir dantelâ gibi işlediği ve cihanın da beklediği dünya bu dünyadır. Böyle bir dünyanın kurulması da, yine “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker”in işlettirilmesine bağlıdır.

İstediğimiz, arzu ettiğimiz böyle bir dünyada fertler, sürekli birbirlerine faydalı olmaya çalışır; milletler, kendi lehine hem dünyayı hem de ahireti cennet hâline getirmek için uğraşır. Bu dünyada her zaman bir yarış söz konusudur; faziletler yarışı. Faziletler yarışının yapıldığı bir cemiyet ve dünyada, “ben” değil, “biz” anlayışı hâkimdir. “Ben susuzluktan öldükten sonra, isterse dünyaya bir damla yağmur yağmasın.” şeklindeki salak ve bencil düşünce, bir daha dirilmemek üzere öldürülüp gömülecek; yerine “Susuzluktan birisi ölecekse şayet, ilk ölen ben olmalıyım.” düşüncesi filizlenip neşv ü nemâ bulacak ve her tarafta mürüvvet dalgalanıp duracaktır. “Herkes mutlu olsun, sırası gelirse ben de olurum; fakat muhakkak herkesten sonra…” anlayışı, cemiyeti ve insanları birbirine raptedip bağlayacak; her tarafta dostluk duygusu yaşanacak, düşmanlık ve kavga unutulacaktır.

49