Velhâsıl herkes, bu pâyenin kendisine nasip olmasını istiyordu. Hatta Hz. Ömer (radıyallâhu anh) gibi nadide bir fıtrat, konuyla alâkalı bize şunları söyleyecektir: “Hiçbir imaret teklifini gönlüm arzu etmemişti. Bana da şu vazife verilse, diye gönlümden geçirdiğim hiçbir mesele yoktu. Ama sadece o gece, sancağın bana verilmesini çok arzu ve ümit ettim. Çünkü bu işin arkasında Allah ve Resûlü tarafından sevilme garantisi vardı.”4
Sahabe, sabaha kadar uyuyamamış, herkes heyecanla “Acaba bu pâye kime nasip olacak?” diye düşünmüştü.. ve ertesi gün sabah namazında da herkes ön saflarda bu beklentiyle yer almaya çalışmıştı. Zira sancak, namazdan sonra sahibini bulacaktı. Namazdan sonra Allah Resûlü cemaatine döndüğünde, bütün gözler, İki Cihan Serveri’nin üzerine kilitlenmiş ve O’nun iki dudağı arasından dökülecek sözcükleri beklemekteydi. Evet, biraz sonra dudaklar kımıldayacak ve bu cennet kokulu ağızdan bir tek cümle çıkacaktı. Çıkacak cümle çok önemliydi, zira onda dünyanın en tâli’li insanının adı geçecekti. Heyecanların doruk noktaya ulaştığı bu kertede nihayet beklenen an geldi ve Allah Resûlü, o müşfik ve ürperti hâsıl eden sesiyle “Ali nerede?” dedi.
Artık iş anlaşılmıştı. Bu tâli’li insan Hz. Ali (radıyallâhu anh) idi. Fakat bir şans daha vardı, çünkü Hz. Ali, gözlerinde çok ciddî ağrı olduğundan dolayı, hasta idi. Bu ümitle cevap verirler: “İşte şurada hasta yatıyor ey Allah’ın Resûlü!” Efendimiz ise, onu yanına çağırdı ve mübarek parmaklarını ağzına götürdükten sonra onun gözlerine sürdü. O ağrıyan gözler, birden şifa buldu ve Hz. Ali, hayatı boyunca bu ağrıyı bir daha duymadı.
Dipnotlar
- 4 Buhârî, fezâilü ashâb 9; Müslim, fezâilü’s-sahabe 32-35.