Evet, insan, bu ufku yakalayabildiği ölçüde, varlığı daha bir farklı duyar, eşyayı daha bir farklı değerlendirir ve her şeye sinmiş Sonsuz’dan gelen tecellîlerin renk, tat, koku ve şivesiyle âdeta kendi içinde erir ve yeni bir “ba’sü ba’del mevt”le ikinci bir varlığa erer. İç müşâhedelerin, varlığın perde arkasına açık olduğu böyle eşref saatlerde insan var olmanın bütün zevklerini duyar ve bir mârifet banyosu almış gibi yabancı şeylerin sıkletinden bütün bütün kurtulur. Zaten, böyle aşka susamış ve iştiyakla şahlanmış gönüllere yer yer öteler sağanak sağanak şefkatle boşalır; kuruma endişesiyle titreyen bütün sineleri sular ve hayalleri ne çiçekler ne çiçeklerle bezer!
Bu inanç ve bu ufuk insanlarının, upuzun bir cehd ve imsak dönemine terettüp eden bu hâllerine bazılarımız akıl erdiremeyebilir; ama bütün bunlar, birer kalbî, ruhî ve hissî vak’adır. Hayatın bin bir tecellisi içinde, Sonsuz’un ruhlarımıza boşalttığı bu aşkı, bu şevki, bu şiiri, bu mûsıkîyi, aktif imsak ve büyük cehd kahramanlarından başkası da anlayamaz. Bunu anlayamayanlar bizi de anlayamazlar. Bu ince ve nazlı hayatın uzağında kalanlar, kendi uzaklıklarının karanlıklarını yaşayadursunlar, hakikati müşâhede adına bakış zaviyesini yakalayabilmiş basiretler, her zaman bu vâridâtı bütün dalga boylarıyla duyar, kevserler gibi yudumlar ve dünyevî hayatlarını Cennetler gibi yaşarlar.
Biz, döne döne duyup yaşadığımız bu zevk ve bu lezzeti, bir bayram sevinci içinde kim bilir daha kaç defa anlatacağız? Kaç defa anlatırsak anlatalım –anlatanın ifadelerindeki rekâket mahfuz– hep zevkle dinleyecek ve onları paylaşmaya çalışacağız.