mısraları dört bir yanda toplumdaki bu iç içe çözülüşleri seslendiriyor gibi –aslında gibisi de yok ya!..– Yığınlar konumlarından habersiz ve çok alt alanlardakilerle yarış içinde.. varoluş esprisini umursamayanların adedini Allah bilir.. yığınların en az tanıyıp bildikleri yine kendileri.. bugünü, yarını birbirine karıştırarak geceliyor ve sabahlıyor en meşhur dimağlar.. kimsenin varlık ve eşya hakkındaki esrar ve mânâyı anlamaya tahammülü yok.. binler-yüz binler “ahsen-i takvîm”e mazhariyetini bütün bütün unutmuş ve sere serpe yaşıyor.. kendini ve varlık içindeki konumunu heceleyen/heceleyebilen insanların sayısı azlardan az.. sırtlarını hayat meltemlerinin esip geldiği kapıya dönüp yaşayanların hâlleri yürekler acısı.. çoklarının dimağı bugüne kilitli ve peylenen peylenene yürüyorlar bir kahredici meçhule doğru.. kalmamış pek çoğu itibarıyla yığınlarda kalbî ve ruhî hayat düşüncesi. Tam resmedilmese/edilemese de tablo, “urve-i vüskâ”yı elden kaçıran bahtsızların göze çarpan ahval-i pürmelallerinden sadece birkaç satır; tamamı, tarihin yüz kızartacak sayfalarına emanet…
Böylelerinden pozitif bir şey beklemenin aptallık olduğunda şüphe yok.. böylelerinden bir şeyler bekleyenlerse ümitleri alıp götürecek kadar, çoklardan çok.. hak urbası içinde sahne sahne sergilenen bâtıl, bütün gönüllere otağını kurmuş gibi.. kendilerinden hakka tercüman olup doğruyu anlatmaları beklenen şeklî elitler ve din bezirgânı ham ruhlar ise dillerini yutmuş dilsiz şeytanlık girdabında ve bâtıla çanak tutmakta.. hak kisvesiyle sahnelendirilen ve kitleleri sürüleştiren ayak oyunları, şeytanları bile utandıracak mahiyette.