Yaşatma Mefkûresi
Yaşamanın gerçek değeri, yaşatma mefkûresiyle derinleşir, uhrevîleşir; semavîlerin hayat seviyelerine denk bir hâl alır. Böyle bir gaye-i hayale bağlı yaşama, şahsî hayatı birkaç kat hâline getirip geleceğe ve daha ötelere emanet etme, ona öyle bir derinlik kazandırır ki, hüşyâr bir vicdan, birkaç ömrü birden yaşamış gibi kendini hep bir zevk u târâb içinde hisseder ve bu dar âlemi, ebediyetlerin ferah feza iklimleri gibi duymaya başlar. Koşar sürekli herkese hayat üfleme yolunda.. vesile olduğu her dirilişle kendi de yeni bir “ba’s ü ba’de’l-mevt” yaşıyormuşçasına kalbi durasıya şahlanır canlara can olma güzergâhında; şahlanır, zira Kur’ân’ın, bir insanın dirilişini bütün insanlığın ihyasına denk tutması “tın tın”dır onun kalbinin kulaklarında.
Muvakkat dünya hayatı itibarıyla tek bir insan hayatı bu ölçüde önem arz ediyorsa, âlemşümul bir “ba’s ü ba’de’l-mevt” himmet ve gayretinin âhiret terazilerini kıracak keyfiyette olduğunu söylemek mübalağa olmasa gerek. Evet, bir diriliş eri, dudağında hayat üfleme sûru, oturup-kalktığı her an “ahsen-i takvîm”e mazhariyetinin şuuruyla, kalbî ve ruhî hayat meflûçlarının hâllerini bir hazan manzarası hissiyle duyar.. ve “Gayrı durmak bana haram!” diyerek can çekişenlerin imdadına yetişme adına, yoğun bakımdan yoğun bakıma koşarcasına, ney nağmeleriyle diriliş besteleri sunar kalbinin dilinden.