İçeriğe geç

Eltâf-ı ilâhiye olarak, ak cihangirlerin elde edemedikleri başarılarla anılır hâle geldiler ama tevazu, mahviyet, hacalet, acz ü fakr mülâhazalarına da sadık kalarak sürekli kendilerini nefyetti ve “Nefy-i nefiy isbattır” disiplinine bağlı kaldılar. Veren O’ydu, alma bahtiyarlığı yaşayan da onlar; konuyu böyle konumlandırdı, kibir, gurur, ucb, enaniyet ve fahr ile Hazreti Sahib-i Zişan’a karşı saygısızlığa düşmeme hassasiyetiyle oturdu-kalktılar. Oturdu-kalktı, O’nun bendeleri olmanın sadakat ve samimiyetini koruma adına her vâridât ve mevhibenin çehresinde O’nun inayet, riayet ve kilâet elini görüp, iç içe bela, musibet ve handikaplara rağmen asla ye’se düşmedi, kat’iyen inkisar yaşamadı ve “Adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!”2 mesajını olmazsa olmaz bir emir, bir gaye-i hayal kabul ederek, şahlanan küheylanlar gibi dolu-dizgin yürüdüler ahsen-i takvîme mazhariyetin ufkuna doğru. Gerçi uğrunda koşturup durdukları hususlar kızgın çöl güneşi altında mesafelerle yarışma gibi bir şeydi. Ama onlar mefkûrelerinin o serinleten gölgesinde bir ilkbahar yağmuru altında yürüyor gibiydiler. Gaye-i hayalleri bu çetin yolculuğun zâdı-zahîresiymişçesine onları hep canlı ve metafizik gerilim içinde tutuyor, onlar da bu sayede hep hedefe doğru üveyikler gibi kanat çırpıyorlardı; Allah da bu samimi hak yolu yolcularını yollarda yüzüstü bırakmıyordu.

4