Bunlar Hakk’ın emir ve yasaklarına riayetin ve güzergâh tehlikelerinin zorluğunu bilerek o yola revân olmuşlardı. Yürüdükleri yolun inişli-çıkışlı ve engebeli olduğuna vâkıf idiler ama sabır iksiriyle o ağır hamûleyi hafifletip taşınır hâle getireceklerinden de emindiler. Mebdei oldukça acı ve hazmedilmez, neticesi şeker-şerbet “sabır” denen o iksirle günah ve nefsanîlik girdaplarını aşıyor; hak bilmezlerin şirretliklerini onunla yumuşatıyor; her şeyin bir vakt-i merhûnu bulunduğuna o mercekle bakıyor; hilekâr ve düzenbazların entrikalarını onunla tesirsiz hâle getiriyor; yolların uzayıp gitmesini ve bir türlü sona ermeyişini bir “Lâ havle” çekip onunla tabiî görmeye çalışıyor; kine, nefrete, inada, hasede kilitlenmiş mutaassıpların insanı çatlatan bağnazlıklarını onunla görmezden geliyor ve “ziya” deyip “nur” deyip yollarına devam ediyorlardı.
Diş sıkıp katlanma hususunda, olumsuz her hâl, her keyfiyet ve her duruma karşı, “Ey iman eden emniyet ve güven insanları!.. Siz bütün bu menfi durumları sabır ve namaz istiânesi ile savmaya bakın, zira Allah sabredenlerle beraberdir!”1 menhelü’l azbü’l-mevrûdu, onların her zaman başvurup gönül ve ruh kâseleri saldıkları her derde deva pırıl pırıl bir kaynaktı. O öyle ledünnî bir menbâ idi ki, insan onu her yudumladıkça doğar kalbine bir teveccüh-ü Rahmân; içtikçe ona verir hayat-ı câvidân ve yudumlanan damlalar, olur âdeta birer umman.