Aslında Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiyden altı ay kadar önce Hira Sultanlığı’na çekilmesinde de benzer bir gayreti görebilirsiniz. Hatta öyle muhteşem bir dimağın, hususi donanıma sahip bir insanın Hira Sultanlığı’na çekilmeden önce de cahiliyede yaşanan problemleri düşünmemesi mümkün değildir. Kim bilir o müstesna ruh, Hira’yı şereflendirmeden önce de kaç defa, “Acaba ben ne yapsam da bu insanları Allah’a, tevhid yoluna yönlendirsem!” mülâhazalarıyla yatıp kalkmıştır. Neticede Cenab-ı Hak, inzâl buyurduğu vahiy sağanaklarıyla O’nun yüzünü Kendisine çevirmiş ve O’na, o günün problemlerine çözüm olacak yeni bir din göndermiştir.
Hasta Bir Asrın Reçetesi ya da Kur’ân’ın Elmas Düsturları
İşte Hazreti Pîr de, İmam Rabbânî’nin Mektubat’ını açarak onunla tefe’ül ettiğinde, Kur’ân’ın nüzulünün üzerinden on üç asır geçtikten sonra yeniden bütünüyle Kur’ân’a teveccüh edilmesi, çağın dertlerine dermanın başka şeylerde değil Kur’ân’ın elmas hakikatleri içinde aranması gerektiği tavsiyesini almıştır. Demek ki, Hazreti Bediüzzaman’ın içinde yer eden duygu ve düşüncelerle tefe’ülde karşısına çıkan netice aynı istikametteydi. Bunun üzerine o, her şeyden alâkasını keserek tek bir noktaya konsantre olmuştur. Bütün himmetiyle bu konuya öylesine kilitlenmiştir ki, ne tazyikler, ne tecritler, ne hapishaneler ne de zindanlar onu asla sindirememiş ve bir adım geriye döndürememiştir. Zira o, çağın insanının kurtuluşunun Kur’ân’ın elmas düsturlarıyla gerçekleşeceğine ve bu kurtuluşun başkaları için de ümit kaynağı olacağına gönülden inanmaktaydı.