İçeriğe geç

İkinci olarak; tefe’ülde karşısına çıkan “Tevhid-i kıble et!” ifadesinden, Hazreti Pîr’in Kur’ân’dan ayrı kaldığı, cüdâ düştüğü ve onu bırakarak başka şeyler arkasında koştuğu gibi bir mânâ anlaşılmamalıdır. Hazreti Üstad’ın hayatı ortadadır. Onun, Kur’ân hakikatleri dışında başka bir şeyin peşinde koştuğu hiçbir dönemi olmamıştır. O hâlde burada “Tevhid-i kıble et!” ifadesinden anlaşılması gereken farklı bir ufukta Üstad Hazretleri’ne gösterilen hedeftir. Vâkıa onun hayatının ilk dönemleri itibarıyla çağın ruhuna uygun olarak hak ve hakikatin ikame ve ifade edilmesi hususunda bir arayışı olmuştur. Bu istikamette o, değişik tekke ve zaviyeleri gezmiş, farklı kişilerle karşılaşmış fakat bunlar içinde, kendi ufku açısından, çağın asıl üzerinde durulması gereken problemlerinin farkına varan, bunları dert edinen ve zamanın ruhuna uygun çözümler getiren kimseyle karşılaşmamıştır. İşte bu durum karşısında Hazreti Üstad, tahribatın farkına vardığından ve aynı zamanda Müslümanların karşı karşıya bulunduğu problemlerin farklı bir usûl ve üslupla ele alınması gerektiğini düşündüğünden, doğru yol ve yöntemi bulma adına tefe’ülde bulunmuş ve neticede tek mürşid olarak Kur’ân’a müracaat etmesi gerektiğini anlamıştır.

Hakikaten Hazreti Bediüzzaman’ın yaşadığı döneme bakacak olursanız, her şeyin gümbür gümbür yıkıldığını ve bütün değerlerin alt üst olduğunu görürsünüz. Nitekim Mehmet Akif o günleri;

“ Harap eller, yıkılmış hânumanlar, kimsesiz çöller
Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar.”
44