Âyetin devamında أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ buyrulmaktadır. Yani onlar, mü’minlere karşı “zillet” denecek ölçüde tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmişlerdir. Fakat yanlış anlaşılmasın, onların bu tevazuu kesinlikle aşağılık kompleksi değildir. Çünkü onlar أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ “Kendi değerlerine sımsıkı bağlı olduklarından o değerleri inkâr edenlere karşı fevkalâde aziz ve onurludurlar.” Yani onlar, kibir, gurur, zulüm, bakış açısındaki inhiraf yüzünden veya körü körüne atalarına bağlılığını ileri sürmek suretiyle inkâra saplananlar karşısında el etek öpmezler. Yine onlar, mü’minlerin ortaya koyduğu mesajlara karşı kat’î tavır alan inatçı ve mütemerritler karşısında asla bel kırmaz, boyun bükmez, temennada bulunmaz, el ve etek öpmezler.
Allah Uğrunda Mücadele Ruhu
Onların diğer bir vasıfları da يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ “Allah yolunda mücahede ederler.” ifadesiyle anlatılmıştır ki, bunun mânâsı da Allah (celle celâluhu) yolunda mücadele etmektir. Mücahedenin keyfiyet ve kapsamı çok geniştir. Tarifler çerçevesinde mücahede; insanlarla Allah arasındaki, imana mâni olan nefsanî, cismanî ve hayvanî bir kısım engellerin bertaraf edilip kalblerin Allah’la buluşmasının sağlanmasıdır. Bu tarife göre, çağın hayat felsefesi, idrak ve ilim seviyesi nazar-ı itibara alınarak ve buna uygun argümanlar kullanılarak insanlara el uzatılmalı; zulüm, kibir, bakış zaviyesindeki inhiraf ve ataları taklit gibi Cenab-ı Allah’la insanlar arasındaki engeller de bertaraf edilmelidir.
Mücahedenin diğer bir şekli ise dur-durak bilmeden emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getirmektir. Gerek cami kürsülerinde, gerek konferans salonlarında, gerek seminerlerde, gerek meclis kürsülerinde ve gerekse mekteplerde, her nerede size hak ve hakikate tercüman olma imkânı verilirse orada hak ve hakikati dile getirmektir.