Evet, Hazreti İbrahim (aleyhisselâm), nefis ve enaniyet cihetiyle hayvaniyet ve cismaniyetten sıyrılmıştı ve böyle bir insana ateş dokunmamıştı. İnsanı süründüren şey hayvaniyet ve cismaniyettir. Onu sırtından atınca orada fiziğin ve kimyanın kanunları alt-üst olur. Bu, zaman akışı içinde şuna benzer: Eviniz, barkınız, yurdunuz ve yuvanızla bir sele maruz kaldığınızı düşünün. Selin kendine göre bir akış buudu, eni, uzunluğu ve derinliği vardır. Ancak birdenbire sizi bir kuvvet alsın ve selin üstüne çıkarıversin. Artık o noktada selin size hiçbir zararı dokunmayacaktır.
Aynen bunun gibi ateş, insanı belli buudlar/boyutlar içinde yakar, su da belli buudlar içinde boğar. Yine havasızlık, insanı belli buudlar içinde öldürür. Meselâ Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), atmosferin dışına çıkarak cismaniyeti ile miraç yapar fakat havasızlığa meydan okur. Çünkü O, artık bizim buudlarımız içinde değildir. Binaenaleyh az önce ifade ettiğim gibi nasıl ki insan, ateşin yakıcılığından ve suyun boğuculuğundan korunabiliyor ise, aynen öyle de bizim buudlarımızın dışına çıkarak, Rabbiyle münasebeti veya mukaddes bildiği güç ve kuvvetle münasebeti nispetinde maddesine tesir edebilecek şeylerden kurtulmuş olur.
Bir kısım insanî latîfelerini geliştiren herkes, gayb âlemine muttali olabilir. Cenâb-ı Hakk’ın müsaade ettiği çerçeve içinde bazı şeyleri bilir ve müşâhede eder. Bu, tamamen kalbe söz dinletme ile alâkalı bir meseledir. Ve bu hususun dinle, dinsizlikle, Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi olmakla hiçbir alâkası yoktur. Ruhun güç ve kuvvetiyle zuhurunu temin eden, onu ten kaydından kurtararak sınırsızlığa çıkaran kim olursa olsun, Cenâb-ı Hak ona bu mazhariyeti lütfeder. Ancak bir kere daha hatırlatmak isterim ki, bunlar zatında hiçbir kıymet ifade etmezler, asıl olan Cenâb-ı Hakk’ın rızasıdır.