Ülfet perdesini yırtmak için şekil ve şekilcilikten kaçınmak lâzımdır. Namaz, mü’min için bir vecibe ve vazifedir. Evrâd ü ezkâr, dua gibi şeyler de insanın mânevi hayatı adına çok mühimdir. Bunlar, askerî talim ve terbiye gibi sadece şeklî olarak yerine getirilecek şeyler değildir. Bunların her biri Hak’la ayrı bir münasebet ifade eder. Binaenaleyh gerek evrâd ü ezkâr okurken gerekse Rabbe namaz ve sair ibadetlerle teveccüh ederken bunları şekil olarak yapmaktan daha ziyade vazife şuuru içinde bulunmalı, muhatap olarak karşında O’nu görmelisin. Önünde seni hesaba çağıran Rabbin, ayaklarının altında sırat köprüsü, dağ cesametinde alevlerin kıvılcımlarının seni tehdit ettiğini düşüneceksin. Sırtında bütün bir hayatın mesuliyet ve vebaliyle beraber o köprüyü geçmekle mükellefsin. Düşün ki, defterler sağda solda uçuşup duruyor. Defterini kimi sağdan, kimisi soldan alıyor… Bunları düşününce endişeyle ciğerlerin parçalanır, yüreğin ağzına gelir gibi olacaktır. Evet, sen hep bu endişeyi taşıyacak ve bu endişeyle Rabbin kapısının tokmağına vuracaksın. “Mücrimim, günahkârım, isyankârım, efendisinden kaçmış bir köleyim. Fakat Sen’den gayrı kapı bilmiyorum.” diyecek ve İbrahim Edhem gibi yalvarıp yakaracaksın:
“İlâhî, günahkâr kulun, günahlarını itiraf ederek Sana geldi, Sana dua ediyor. Eğer af ve mağfiret edersen, o işe ehil Sen’sin. Eğer kapından kovarsan, Senin kapından başka hangi kapı var ki, oraya gidilsin.”
Bana öyle gelir ki duygu ve düşüncelerimizi bu anlatılanlarla canlandırma, gönül hayatımıza fer getirecek, bizi kuvvetli kılacak ve bu sayede mükemmel fertler olma istikametinde yükselme imkânına kavuşacağız.