Ülfetin temelinde evvelâ, vâsıl olmadan elde edilen küçük şeyleri, hatta vesilelere ait şeyleri gaye mevkiine koyarak her şeyi elde etme gurur ve kibrine kapılma gibi marazi bir ruh hâleti söz konusudur. Evet, insan herşeyden önce kendisinden ne istendiğini iyi tetkik etmelidir. Ondan, Rabbine, bin bir ismiyle kalbi ürpere ürpere tazarru ve niyaz etmesi isteniyor. Bu, gecenin karanlıkları içinde Rabbe teveccühün adıdır; riyazî bir kısım şeyleri sayıp dökme değildir. Mü’min, vicdanında her zaman O’nu (celle celâluhu) duymaya çalışmalı, O’na söylediği ve O’ndan gelebileceğini tasavvur ettiği her şeyin kendi vicdanında ve kalbinde mâkes bulup içinde bir aydınlık meydana getirmesini gaye hâline getirmelidir.
Ülfet, bir hastalık ve bakış zaafına bağlı marazî bir ruh hâletidir. Bu itibarla insanın, her şeyden önce hem şahsî gurur ve kibrini hem de cemaat enaniyetini bırakması lâzımdır. Bunları elden bırakmayan, “Benim” diyen bir insanın öbür âlemden gelen “Benim” sesini duyması mümkün değildir. Tasavvufî ifadesiyle önce “benlik”ten vazgeçme sırları kazanılıp, sonra da Rabbin karşısında izafi ve âciz bir varlık ortaya konulmalıdır. Ülfetten kurtulmak için bu birinci şarttır.