İçeriğe geç

Sonraki ulemânın bu mevzuda gösterdikleri endişe ve hassasiyet yerindeydi. Zira, Müslümanlar sahabe dönemindeki gibi artık saf değillerdi. Az dahi olsa, teşbihçi ve tecsimci felsefeyle tanışmış ve yara almışlardı. Bu kelimelerin olduğu gibi bırakılmasında, suiniyetli kimselere, suiistimal kapısı açılabilirdi. Bu itibarla onları, “muhkemat”la tespit edilen hakikatlere irca etmekte zaruret vardı. Vâkıa, bugün dahi, Kur’ân’ın bu türlü müteşabihi, ya ilm-i ilâhîye havale edilir veya halefin yaptığı gibi tefsire tâbi tutulur.

Kur’ân’da bu türlü, anlaşılmayan veya tevil isteyen kelime ve cümleler olduğu gibi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanında da müteşabihat görüyoruz. Meselâ, Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadiste buyuruyorlar ki: “Allah elini benim göğsüme koydu ve bana dedi ki: ‘Yâ Muhammed, Mele-i A’lâ’nın sakinleri neyin mütalâa ve müzakeresini yapıyorlar?…’ O esnada ben O’nun elinin soğukluğunu göğsümün üzerinde hissettim…”2 Bu da bir müteşabihtir ve halefe göre, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle rezonans olma, bâtınî hakikatlere tam uyanma, göklerin sırlarına, eşyanın hakikatine vâkıf olma şeklinde tevil edilir ki, hadisin sonu da bunu teyit eder mahiyettedir.

Bu hadiste olduğu gibi, daha pek çok yerde, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanları içinde, düz mânâ ile işin içinden çıkamayacağımız bir hayli müteşabih göstermek mümkündür. Ancak asıl mevzumuz bu olmadığı için, bu kadarıyla yetinmek istiyoruz…

Muhyiddin İbn Arabî gibi zevatın da sözlerinde müteşabihat vardır. Yâsîn sûre-i celilesinin temessül edip başında durması, olduğu gibi de kabul edilebilir, müteşabih de sayılabilir.

120