İçeriğe geç

Bir kere düşünün! Hiçbir şey yok olmadığı takdirde, daha ilk asırlarda, değil insanların yaşaması, bir sinek bile yaşama vasat ve imkânını bulamayacaktı. Canlılardan sadece karıncalar, otlardan sarmaşıklar, yeryüzünü hâkimiyetleri altında bulundurup; sonra da, hiçbir sarmaşık, çürümeseydi ve hiçbir karınca da ölmeseydi, bir asırda yeryüzünü saran sarmaşık ve karınca kalınlığı yüzlerce metreye ulaşırdı. Böylesine sevimsiz, korkunç bir tabloyu düşündükçe ölümün rahmet olduğunu, çürümenin hikmet olduğunu görmemek kabil mi?

Hele şimdi, müşâhede ettiğimiz kâinatın o akıllara durgunluk veren güzelliklerinden kaçta kaçını karınca ve sarmaşık yumağının monoton çehresinde görebilirdik?.. En antika ve çarpıcı sanat eserlerinin teşhiri için açılan yeryüzü sergisinde bunlar mı gösterilecek!.. Her tarafta, güzelliklerinin akislerini görüp durduğumuz Muhteşem Sanatkârın hangi güzelliğini bu karanlık simada görecektik!.. Bu sevimsiz çehrede, değil kâinatın kuruluşuna vesile âlî temâşâların bulunması, eğer yaşamaları kabil olsaydı, en sefil mahluklar bile bu mezbelelikten kaçacaklardı…

Diğer taraftan da, bu koca kâinatın idaresinde öyle fevkalâde bir hikmet var ki, zerre miktar israf ve abesiyet göze çarpmamaktadır. En süflî ve pes şeylerden, en kıymetli şeyleri meydana getiren mutlak hikmet Sahibi, elbette ki, hiçbir şeyi israf etmeyecek ve en değersiz enkaz ve kalıntıları daha başka yerlerde kullanacak ve yeni yeni âlemler icat edecektir. Hele, ruhunu ve özünü nezdine aldığı canlıların, hususiyle insanın, o ruh ve öze hizmet eden zerrelerini muhakkak ki, en iyi şekilde kullanacak ve taze taze ceyyit mahluklar meydana getirecektir. Yoksa, önce değer verip varlığa mazhar ettiği bu nâzenin mahlukları, enkaz hâlinde terk etmek suretiyle, âlemşümul hikmetine aykırı icraatta bulunmuş olacaktı ki; Şân-ı Ulûhiyet bundan muallâ ve müberrâdır.

195