İçeriğe geç

Diğer bir zaviyeden ölüm, mülk sahibinin nazarında, vazife devir ve tesliminden ibarettir. Her varlık, kendine has çizgide, kendini varlığa erdiren Zât’ın huzurunda bir resm-i geçit vazifesiyle mükelleftir. Merasim bitip, istenilen resim ve suretler tespit edildikten sonra, onun gitmesi; yerine başkalarının gelmesi, sahneyi monotonluktan kurtarma ve en ceyyid, en yeni şeylerle hep ona canlılık kazandırmanın gereğidir. Böylece, varlıklar, figürler gibi sahneye çıkar, kendine ait rolü oynar, söyleyeceği sözü söyler ve sonra perdenin arkasına çekilir. Ta başkaları da kendilerine ait oyunu oynama ve soluklarını duyurma imkânını bulsunlar. “Gelen gider, konan göçer.” fakat, bu gelip gitmelerde yenilikler, canlılıklar ve cazibeler meydana gelir.

Bir başka cepheden de; ölümün sessiz nasihatinde, hiçbir varlığın kendi kendine ve bizzat kâim olmadığını; her şeyin yanıp-sönen ışıklar gibi, sönmeyen ebedî bir güneşe delâlet ettiğini göstermek suretiyle, fenâ ve zevâlin öldürücü pençeleri altında inleyen kırık gönüllere, oturaklaşma, huzura erme yolunu iş’âr etme vardır. Yani, gönlümüzü kaptırdığımız şeylerin, arkalarına bakmadan çekip gitmeleri, bizde bâki bir sevgili arama hissini uyarır. Böyle bir hissin uyanması ise, duygular dünyamızda ebediyete ermenin ilk merhalesidir. İşte ölüm, bu ilk merhaleye insanı alıp yükselten sırlı bir asansör hükmündedir.

193