Evet, ölüm, ebedî varolmayı sünbül vermesi ve insanı hayatın meşakkatlerinden kurtarması itibarıyla büyük bir nimet ve insana en kıymetli bir ilâhî armağandır. Ne var ki, her kemal ve terakki; dolayısıyla her lütuf ve mazhariyet, bir kısım imbiklerden geçmeye ve bir kısım potalarda şekillenmeye vâbeste olduğu gibi, bütün varlıklar da, böyle daimî bir erime arınma yoluyla daha üst seviyelere tırmanmaktadırlar. Meselâ: Altın madeni ve demir cevheri, ancak, eridikten ve bir bakıma ölüp yok olduktan sonra, öz ve hakikatleriyle görünme seviyesine ulaşmış olurlar. Yoksa, böyle bir ameliyeye tâbi tutulmadıkları takdirde, kendi hakikatlerine zıt bir surette, taş ve toprak hüviyetinde devam edip giderler.
Altın ve demire, diğer şeyleri de kıyas ettiğimiz zaman, anlarız ki; her şeyin bir noktada gurub edip gitmesi, eriyip tükenmesi, zâhiren yok olma gibi görünse bile, hakikatte daha yüce bir hâle intikal etmekten başka bir şey değildir.
Havanın zerrelerinden, suyun atomlarına; otların, ağaçların moleküllerinden, canlıların hücrelerine kadar her şey, fevkalâde bir şevk ve alabildiğine bir zevk içinde ölüme giderken, haddizatında kendisi için mukadder kemale koşmaktadır. Hidrojen ve oksijen terkibe girince hususî mahiyetleri itibarıyla ölürler; fakat, bütün varlıklar için, en hayatî bir unsur olma yolunda ayrı bir dirilişe ererler.
Bundan dolayıdır ki, biz ölümle kayboluşa; yer değiştirme, hâl değiştirme diyoruz, ama kat’iyen inkıraz ve tükenme demiyoruz. Nasıl diyebiliriz ki; partiküllerden en büyük mürekkeplere kadar, kâinatın sinesindeki bütün çalkalanmalar, hâlden hâle intikaller, erimeler, dağılmalar hep en iyiyi, en güzeli ve en tazeyi netice verip durmaktadır. Buna dense dense, varlıkların seyahat ve tenezzühü denir; ama kat’iyen ve asla yokluğa gitmeleri denemez!..