1- Evvelâ, bu bir dinî mesele, hem de dinin teferruatına ait bir meseledir. Dine inanmayanın, hele dinin temel prensiplerini kabul etmeyenin, bu türlü şeyleri kurcalamaya asla hakkı yoktur.
2- Din, emir ve yasaklarıyla inananlar için bağlayıcı olduğunda kimsenin tereddüdü olmasa bile, inkârcılar için böyle bir şey her zaman söz konusu olmasa gerek. Bu itibarladır ki, bir kısım kimseler serazat, çakırkeyf, her istediklerini yaptıkları hâlde, inanan hiçbir insan onlara karışmamaktadır; nitekim şu anda da bilip karışmadığı gibi. Zira amel ve davranışlardaki sapıklık ve inhiraflar sadece ve sadece düşünce, tasavvur ve kanaat bozukluğundan doğar. Bunlara istikamet kazandırılamadıktan sonra, davranışları düzeltmeye uğraşmak beyhudedir.
3- Bu mesele, dinin teferruatına ait bir meseledir. Bu türlü meselelerde, beşerin tekâmülüne muhâzî olarak, gelişme mânâsında değişmeler her zaman olmuştur. Şu anda muhatabı bulunduğumuz emir ve yasaklar -hikmetlerden kat-ı nazar- o zamanki emir ve yasaklardan farksızdır. Bu hususta mühim olan âmirin emridir. O; dün bir batında dünyaya gelenlerin izdivacını yasaklar; bugün de anne-baba münasebeti zaviyesinden yeni yasaklar kor ve “Bu muamele haramdır.” der. Bu, tıpkı bir çocuğun bütün bir gelişme döneminde, hayatına ait kanunlara müdahale edilip, yemesi, içmesi, giymesi değiştirildiği; hatta seviyesine göre bir dil kullanılıp tenezzülât yapıldığı gibi.. devamlı gelişme kaydeden beşer hayatında da aynı şeylere riayet edilmiştir. Nasıl ki, çocuğun bakım, görüm ve anlayışına riayet etmek bir küçüklük; hatta bilgisizlik değildir; aksine bir büyüklük ve irfan nişanesidir. Öyle de, dünden bugüne gelişen ve olgunlaşan insanlığın her devrine göre kanun koymak, ayn-ı hikmet ve hakikattir.