peygamberler ve onların kılavuzluğundaki asfiya ve evliya, benliğe bu yüzüyle bakmış, onu böyle görmüş ve hakikati anlamışlar. Her şeyi mülkün gerçek sahibi Cenâb-ı Hakk’a teslim etmiş ve şu hükme varmışlar: O Mâlik-i Zülcelâl’in ne mülkünde ne rubûbiyetinde ne de ulûhiyetinde ortağı ve eşi vardır. O, yardımcıya ve vezire muhtaç değildir, her şeyin anahtarı elindedir. O’nun her şeye gücü yeter. Sebepler O’nun icraatına sadece bir perdedir. Tabiat, O’nun yaratma kanunlarının bir mecmuası ve kudretinin bir tezgâhıdır.
İşte benliğin şu parlak, nuranî ve güzel yüzü, canlı ve manidar bir çekirdek hükmündedir ki, Hâlık-ı Zülcelâl kulluğun tûba ağacını ondan yaratmıştır. Onun mübarek dalları, insanlık âleminin her tarafını nuranî meyvelerle süslemiştir. Geçmiş zamanın bütün karanlığını dağıtmış, o uzun mazinin, felsefenin gördüğü gibi büyük bir mezar ve hiçlik yurdu olmadığını, aksine, istikbale ve ebedî saadete geçmek için, göçüp gitmiş ruhlara bir nur kaynağı, muhtelif basamaklı parlak bir merdiven olduğunu göstermiştir. Ağır yüklerini bırakan, serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhlar için mazinin nuranî bir bahçe olduğuna işaret eder.
• Benliğin ikinci yüzünü ise felsefe tutmuştur. Felsefe, benliğe mânâ-yı ismiyle, yani sadece kendisini bildiren yönüyle bakar. Onun yalnız kendi kendini işaret ettiğini söyler. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, kendi kendine hükmeder, der. Benliğin varlığını aslî ve zâtına ait görür. Yani bizzat kendinden bir varlığı olduğunu kabul eder. Bir hayat hakkı bulunduğu, tasarrufu dairesindekilerin hakiki sahibi olduğu gibi temelsiz ve yalan iddialar öne sürer. Varlığını sabit bir hakikat zanneder. Vazifesini, kendine hayranlığından doğan, zâtına ait bir mükemmelleşme çabası sayar. İşte felsefeciler yollarını bunun gibi çok çürük esaslar üzerine kurmuşlardır. O esasların ne kadar temelsiz ve çürük olduğunu başka risalelerimde, bilhassa Sözler’de, bilhassa On İkinci ve Yirmi Beşinci Söz’lerde açıkça ispat etmiştik.
Dipnotlar
- Asfiya: Safiyet, takva ve kemâl sahibi, peygamber varisi zâtlar.
- Bkz. Âl-i İmran sûresi, 3/26.
- Bkz. İsrâ sûresi, 17/111; Şûrâ sûresi, 42/11; İhlâs sûresi, 112/ 4.
- Bkz. İhlâs sûresi, 112/ 2.
- Bkz. En’âm sûresi, 6/59; Zümer sûresi, 39/63; Şûrâ sûresi, 42/12.
- Bkz. Bakara sûresi, 2/259; Mâide sûresi, 5/120; Teğâbün sûresi, 64/1.