sofrasına giden yolumuzu kapayan şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi oradan geçirebilir misin?” denilir mi!
Şu yeryüzünde, yaz mevsimindeki bir tevhid damgasını gördün. Şimdi bak! Zeminin yüzündeki icraatını her şeyi görerek, sonsuz bir hikmetle yapan bir Zât’ın eseri olan şu büyük bahar hadiselerinin üstünde de bir tevhid mührü açıkça görünüyor. Çünkü şu icraat mutlak bir genişlik, o genişlik içinde mutlak bir sürat ve o süratle beraber mutlak bir cömertlik ile gerçekleşiyor; onda görünen mutlak intizam, kusursuz, güzel sanat ve yaratılış mükemmelliği öyle bir mühürdür ki, ancak sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Zât’a ait olabilir.
Evet, görüyoruz ki, bütün yeryüzünde mutlak bir genişlik içinde bir yaratma, bir tasarruf, bir faaliyet var. Hem bu işler o genişlik içinde mutlak bir süratle yapılıyor. Hem o sürat ve genişlikle beraber, farklı türlerden sayısız varlığın yaratılmasında mutlak bir cömertlik görünüyor. Yine bunlarla beraber mutlak bir kolaylık göze çarpıyor. Bütün bunların yanında da, her bir varlık türünde ve her bir fertte görünen kusursuz intizam, gayet seçkin, güzel sanat ve müstesna yaratılış güzelliği ile beraber son derece cömertlik içinde tam bir düzen var. O sayısız varlıkların yaratılmasında görülen mükemmellik, gayet sürat içinde bir sanat güzelliği, son derece karışıklık içinde tam bir farklılık, gayet bolluk içinde çok kıymetli eserler, gayet geniş bir daire içinde tam bir ahenk ve gayet kolaylık içinde sanatlı, benzersiz şeyleri yaratmak; bir anda, her yerde, her fertte, aynı tarzda bir sanat harikası, mucizevî bir faaliyet göstermek, elbette ve elbette öyle bir Zât’ın mührüdür ki, O, hiçbir yerde olmadığı halde her yerde hazır ve nâzırdır. Hiçbir şey O’ndan gizlenmediği gibi, hiçbir iş kendisine ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar O’nun kudreti karşısında eşittir.
Mesela, o Rahîm-i Zülcemâl’in lütuf ve cömertliğinin bahçelerinden, mucizelerinin salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm, iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasındaki salkımları saydım, yüz elli beş çıktı. Bir salkım tanesini saydım, yüz yirmi kadar üzüm vardı. Düşündüm, dedim ki: Eğer bu asma çubuğu, bir ballı su musluğu olsa ve daima su verse, şu sıcaklık karşısında rahmetin o yüzlerce şurup tulumbacığını emziren salkımlara ancak yeter. Halbuki yalnız