“Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder.” diyor Hazret. Zannediyorum herkes meselenin korosunu oluşturarak, bu şekilde seslenirse, Allah (celle celâluhu) o duayı kabul buyurur. Âdetâ başbaşa vermiş kubbe taşları gibi birbirimize destek oluruz. Ne olur o zaman?!. “İştirâk-i a’mâl-i uhreviye” diyor; bu tabiri bir başkasında görmedim, Çağın Sözcüsü söylüyor bunu. Demek ki reçete bu çağa göre olduğundan, Çağın Sözcüsü’ne, Allah, onu söylettiriyor; reçete, bu çağa göre. Diyor ki, “iştirâk-i a’mâl-i uhreviye” (uhrevî amellerde iştirak).
Mesela, Kur’an-ı Kerim’i her gün hatmetmek istiyorum, baştan sona kadar. Ebu Hanife, bilmiyorum her zaman yapıyor muydu; bazen iki rekâtta Kur’an-ı Kerim’i hatmediyordu. Ne insanlar yetişmiş!.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı izleyerek ne insanlar yetişmiş!.. Şâfiî’yi alsanız, onu da o kefeye koysanız, “Allah Allah! Yahu bunlar ne kadar birbirine benziyor? Bu, o mu? O, bu mu?!” dersiniz. İmam Mâlik’i alsanız, Ahmed İbn Hanbel’i alsanız, Yahya İbn Maîn’i alsanız, Buharî’yi alsanız, Müslim’i alsanız, Ebu Davud es-Sicistânî’yi alsanız, Nesâî’yi alsanız; “Allah Allah! Ne kadar da birbirlerine benziyorlar; Allah, hepsini birbirine benzer yaratmış!” dersiniz. Manevî anatomileri itibarıyla, ruh enginlikleri itibarıyla, iç derinlikleri itibarıyla, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla zirveleşmeleri açısından, birbirlerine o kadar benziyorlar bunlar.
Evet, diyor ki bir yerde: “Nasıl sadaka belayı defeder…” -Be-la-yı def e-der.- “Aynen öyle de ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder.” Ee bu meselenin reçetesi bu ise, bize düşen şey, o reçeteyi kullanmaktır: Hâlisâne, bir ferec-i umumîyi, bir kurtuluşa erişi, bir fevzi, bir necâtı Allah’tan istemek.
Şimdi Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek istiyoruz. “Ah keşke imkânım olsa da onu bir akşamda, bir gecede bir bitiriversem!” Bast-ı zaman ile olabilir. Benim, sözüne inandığım birisi, “Önümde saat duruyordu.” demişti “O zamanlar, eskiden kıldığım namazların -herhalde öyle yapıyormuş- hepsini kaza ediyordum. O gün de kırk rekât kılmaya niyet ettim. Saat de önümde duruyordu. Ben kırk rekâtı bitirdim; saate baktım, beş dakika geçmiş!” Bast-ı zaman… Hani aklımız almaz bu türlü şeyleri ama zaman da, mekân da bunlar izafî şeylerdir. O “dar”ın içine Allah öyle bir vüs’at (genişlik) verir ki, başınız döner orada. Yahu şimdi böyle bir Sultan’a dilbeste olmayacaksınız da ne yapacaksınız?!.
Şimdi bunu yapamıyorsun, tek başına yapamıyorsun. “O zaman, arkadaş, bir cüz sen oku, bir cüz de ben okuyayım, bir cüz de falan okusun. Bir cüz Ali okusun.. bir cüz Veli okusun.. bir cüz deli okusun.. bir cüz Ebu Bekir okusun.. bir cüz Ömer okusun.. bir cüz Osman okusun.. bir cüz Ali okusun.. bir cüz Hasan okusun.. bir cüz Hüseyin okusun…” Böylece siz, bir günde Kur’an-ı Kerim’i hatmettiniz. O otuz cüz Kur’an-ı Kerim’i tek başına hepiniz okumuş gibi sevap alırsınız. İştirâk-ı a’mâl-i uhreviye, bu demek.
Mesela, hani Kur’an, derecesinde bir şey değil; onun derecesinde bir şey olamaz, çünkü o, Kelâm-ı İlahî. Ama ondan tereşşuh eden şeyler var. Tâ Efendimiz’den alın Râşid Halifelere, onlardan alın da o büyük Velilelere, Abdal’a, Evtâd’a, Aktâb’a, Gavs’lara, tasarrufları vefat ettikten sonra dahi geçen Şâh-ı Geylânîlere, Ebu’l-Hasan el-Harakânîlere, Akîl Menbicîlere, Şeyhü’l-Harrânîlere, bazılarına göre, Maruf el-Kerhîlere, Kıtmir’in idraksizliğine verin, Hazreti Sâhib-i Zîşân’a (Çağın Sözcüsü’ne) kadar… Bunlar, tasarrufları devam eden insanlardır. Bunlar, kaynağından almışlar, Kur’an’a göre filtre etmişler o meseleleri. Söyleyecekleri şeyleri Kur’an çizgisinde söylemişler. Şâh-ı Geylânî, öyle söylemiş; Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri, öyle söylemiş. İşte Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendiye’ye bakın! Hazreti Şâh-ı Geylânî’ninkini bir kitap halinde neşretmişlerdi; el-Kulûbu’d-Dâria’da sadece birkaç tanesi var. Bütün virdleri, parmak kalınlığında bir kitap halindedir. Ebu Hasan Şâzilî hazretlerine bakın, İmam Zeynülâbidîn hazretlerine bakın, İsmail Halvetî hazretlerine bakın, Mustafa Bekrî es-Sıddîkî hazretlerine bakın… Bunlar esasen, Kur’an-ı Kerim ile meseleyi filtre ederek almışlar: “Aman ona ters bir şey olmasın! Aman, Efendimiz’in bu mevzuda ortaya koyduğu temel disiplinlere aykırı bir şey olmasın!” O’na göre Allah’a diyecekleri şeyleri demişler. Kelimeleri seçerken, Kur’an’a göre, Kur’an’ın referansına göre o kelimeleri seçmişler. Hiç kimse, Efendimiz’in dediği gibi diyemez ki! Dolasıyla ona göre seçmişler, ona göre virdler meydana getirmişler.
“Yakaran Gönüller”in dua halkalarından hiç ayrılmamalı; bast anlarında başkalarına şevk kaynağı olmalı, kabz zamanlarında da dostların kanatlarıyla uçmalı; fakat, ne yapıp edip yol yorgunluğunu tazarru ve niyazla aşmaya çalışmalı!..
Onun için, aslın bir gölgesi, Mecmûatü’l-Ahzâb… Gümüşhanevî hazretlerinden Allah ebeden razı olsun, üç cilt halinde yapmış onu. Sonra Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, Ziyâ-ı himmet, o üç cildi on beş günde bir hatmediyor. Aklım almıyor, bast-ı zaman… Adam, onca risale yazıyor… Yüz otuz küsur parça risale yazıyor ve aynı zamanda on beş günde bir de o üç cilt kitabı okuyor! Sonra onu tashih ediyor, çok yerlerini tashih ediyor. Sonra sizin arkadaşlarınız yeni bir tashih ile bazı virdleri/duaları/hizbleri alıyorlar; “inleyen, sızlayan, ney sesi veren, kalbleri inleten” manasına “el-Kulûbu’d-Dâria” adıyla bir dua mecmuası meydana getiriyorlar.
Bunu niye dedim, bunları niye söyledim? Bu gevezeliğin arkasındaki kafiye şu: Bu kitabı baştan sona kadar hepimizin bir günde okuması mümkün değil. Çünkü yedi yüz küsur sayfa. Yirmi dört saat okusanız, bitmez bu. Çünkü çok defa deniyorsunuz, on sayfayı okuyunca, yarım saat, kırk dakika geçiyor. Her kelimeyi düşünerek okursanız, bir saat ister; her kelimeyi düşünerek, tam; Allah karşısında duruyor olma hissiyle, “ihsan” şuuruyla okuyacak olursanız, bir saat. Ondan sonra hesap edin kaç saatte… Ama bu meselenin bir kolay yolu var; işte, iştirâk-i a’mâl-i uhrevîye. On sayfa Ali, on sayfa Veli, on sayfa deli, on sayfa bilmem kim, on sayfa kim, on sayfa kim… Böylece o kocaman kitap, bölüştürülmüş oluyor. Ve her gün bitiyor o kitap, her gün insanın evrâd u ezkâr defterine, o kitapta olan her şey akıyor, şakır şakır akıyor, Nil gibi.
Böyle kazanım yolları varken, ne diye kendimizi belli bir darlığın mahkumu haline getireceğiz?!. Mekânın darlığına, zamanın darlığına, kendi darlığımıza mahkûm etmeyelim!.. Ruhun enginliğine göre, bir üveyik gibi kanat açalım, sonra enginlere açılmaya bakalım. Daha engine, daha engine, daha engine açılmaya bakalım, Allah’ın izni-inayeti ile.
O zaman o kadar evrâd ü ezkâr ile Cenâb-ı Hakk’a içten tazarru ve niyazda bulununca, bir yönüyle her arkadaşımızın yürüdüğü yolda kaymaması adına yollara tuz serpmiş oluruz. Günümüzde yollar çok buzlu. Buna karşı arkadaşlarımızın ağız birliği yaparak, duayı koro haline getirmesi lazım. Ee bu işi, bu senfoniyi idare eden zatlar, gelmiş-geçmiş. İsterseniz önünüzde belli bir makamda onu söylüyor gibi onları düşünebilirsiniz. Hazreti Bediüzzaman’ın okuyuşuna bakıp Sabâ mı dedi, Uşşak mı dedi, Rast mı dedi, Hüzzâm mı dedi, Segâh mı dedi, Hicaz mı dedi, ona göre meseleyi koro haline getirerek, Cenâb-ı Hakk’a öyle sunabilirsiniz. Bu, arkadaşlarımızla beraber yürüdüğümüz o müşterek güzergâha -Allah’ın izni-inayetiyle- tuz serpme gibi bir şey… Ne tuzu? Tuz, yine kaymaya sebebiyet verebilir. Buzun buzluğunu kırabilecek ne ise şayet… Buzu buzluktan çıkarabilecek şeyler neler ise şayet… Zincir mi takıyorsunuz ayaklarınıza, bastığınız her yerde sâbit-kadem mi oluyorsunuz… Biraz evvelki mülahazaya bağlayabilirsiniz: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ Allah’ın izni-inayetiyle…
Şimdi böyle “iştirâk-i a’mâl-i uhrevîye” düsturuyla “bir”leri “bin”ler yapma, “milyon”lar yapma, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden beklenen şey, Hannâniyetinden beklenen şey, Mennâniyetinden beklenen şey, vüs’at-i rahmetinden beklenen şey, Rahîmiyetinden beklenen şeydir. Bekliyoruz. Başımız, O’nun Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin eşiğinde, inliyoruz. Elimiz, O’nun kapısının tokmağında; o tokmağa yüreğimizin sızlaması ile dokunuyoruz; yürek sızlaması ile dokunuyoruz veya “ihsan şuuru” ile dokunuyoruz..
Allah’ın izni-inayetiyle, bu gelip-geçici fırtınalar, bir bir dinecek. Şimdi başlarda olan ayaklar, bir bir yere/zemine inecek. Işıklar gelecek, zulmetleri delecek, Allah’ın izni-inayetiyle. “Ufukta ışık cümbüşü / Hırıl hırıla zulmetler / Ve her tarafta gürül gürül nurlar.” Allah, o günleri gösterecek!..
Dua ile noktalayalım: يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ، أَصْلِحْ لَنَا شَأْنَنَا، وَلاَ تَكِلْنَا إِلَى أَنْفُسِنَا طَرَفَةَ عَيْنٍ، وَلاَ أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ، وَلاَ إِلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِكَ Ey Hayy u Kayyûm olan Allah! بِرَحْمَتِكَ نَسْتَغِيثُ Sen’in rahmetinden dileniyoruz dileneceğimiz şeyleri. El açıyor, başımızı kapının eşiğine koyuyor, ne istiyorsak Sen’den istiyoruz. وَلاَ تَكِلْنَا إِلَى أَنْفُسِنَا طَرَفَةَ عَيْنٍ Göz açıp kapayıncaya kadar, bizi, bizimle/nefsimizle başbaşa bırakma. Hatta göz açıp-kapamadan daha az bir zaman içinde bizi nefsimizle başbaşa bırakma!.. Ve zayıf bir rivayette, “Hiç kimseyle de başbaşa bırakma!” Hiç kimseyle başbaşa bırakma!..
Allah, zalimlerin hakkından gelsin!.. Siz mazlumları da inayetiyle, keremiyle, lütfuyla serfirâz kılsın!.. طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ، وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ “Ne mutlu haddini bilene ve haddini tecâvüz etmeyene!..”
Not: Bu video, 18 Mart 2019 tarihinde yayımlanan “Manevî Ortaklık ve İlahî Mukabele” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.
