İkindi Yağmurları - Gerçek Yiğitlik: Hâli Sözün Önünde Götürmek

Hani “Tek ceketim var!” filan deyince de kalktı birisi dedi ki, “Ne tek ceketi? Tek ceketi varmış!..” Hayatımda bilerek yalan söylediğimi hatırlamıyorum; yalanın yarısını bile söylediğimi hatırlamıyorum. Hatta -az sonra anlatacağım- yıllar önce târiz (bir sözün görünürdeki anlamından farklı bir mana kastedilerek kullanılması) olarak dediğim bir şeyde bile, “Acaba günah oldu mu?” endişesini taşıyorum. Ee şimdiye kadar birisinin -zannediyorum- üç yüz tane yalanını, üç yüz tane de tenakuzunu, yan çizmesini, yanar-dönerliğini tespit ettiler, üç yüz defa…

Ben arandığım dönemde, askerlik vazifesini yapan arkadaşları ziyaret ediyordum. Askerî kışlada olduğum öyle bir an, biri geldi. Böyle önümde geziyor; bir öyle geçti, bir de böyle geçti, yüzüme baktı. Ee ben aranıyorum, billboardlarda resmim var, ismim de yazılı. O, asker; ben de askerî kışlada asker ziyaret ediyorum. Baktı; “Sen Fethullah Hoca mısın?!.” dedi. Ben yalan söylememek için kıvrandım; “Şimdi, ‘Değilim!’ desem yalan olacak; ‘…ım’ desem, bu defa da hemen derdest edecekler.” düşüncesiyle, “Vallahi” dedim “İnsanlar birbirine çok benziyorlar!” Hepsinin ağzı var, burnu var, gözü var, kulağı var; bazıları da birbirine çok benzer… Yalanın meâriz nev’inden bu kadarı bile beni rahatsız etmiştir. Hâlâ sindiremiyorum içimde; “Acaba orada başka ne diyebilirdim ben?”

Seyyidinâ Hazreti İbrahim, bir baltayla putları kırdı ve sonra baltayı en büyük putun boynuna astı. Kendisine “İlâhlarımıza bu işi kim yaptı?” diye sorulunca da, büyük putu gösterip, بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا “Belki o yapmıştır! Büyükleri o, ona sorun!” (Enbiyâ, 21/63) dedi. بَلْ فَعَلَهُ “Belki o işledi.” Kendini kastediyor. Buraya, vakıf koyanlar da var. كَبِيرُهُمْ هَذَا “Büyükleri de işte şu!” falan diyor. Ama -bağışlayın, bağışlayın, bağışlayın, lütfen bağışlayın- enayiler zannediyorlar ki, o, putları kastetti. بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا “Onu, onların büyükleri yaptı!” Onlar öyle anlasın, o da بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا “Belki o yapmıştır! Büyükleri de şu enayi, sizin gibi!” filan diyor onlara. Fakat mahşerde, mahkeme-i kübrâda, ma’dele-i ulyâda etrafına “Şefaat!” diye gidenlere, “O meârizimden dolayı ben yapamam! Öyle bir târizde bulundum ben!” diyor. Çünkü o, bir yönüyle hilaf-ı vakinin urba değiştirmiş şeklidir. Biz, mü’miniz, meseleye böyle inanıyoruz. Ama birileri her gün birkaç tane yalan söylüyorsa… “Âlemi nasıl bilirsin? Kendin gibi.” Bu da onun fütüvveti; fütüvveti ile serfirâz olsun!..

Evet, fetâ… Hazreti Ali’ye “fetâ” demişler; Hazreti Ali, fetâ… Ona canım kurban olsun! Ali, yiğitlik timsali olarak anlatılıyor. Zamanın ve asrın şartlarının fütüvvete kendi boyasını çalması söz konusu mudur?

Öyle olması lazım fakat o çizgiyi, o zirveyi tutturmak zordur. Ne Ashâb-ı Kehf zirvesini tutturmak, ne seyyidinâ Hazreti Musa zirvesini, ne Hazreti İsa zirvesini, ne seyyidinâ Hazreti Ali zirvesini… Bunları tutturmak mümkün değil!.. Fakat hedefte o olmalı; nübüvvet, ulaşılmayan bir şeydir esasen; fakat hedefte o olmalı: “Allah’ım, bu mevzuda bize de o kadar gayret-i diniyye ihsan eyle! Nâm-ı celil-i Sübhânîni dört bir yanda bayraklaştırmak için elimizden gelen her şeyi yapalım!”

Havlayanlar, arkamızdan havlayıp dursunlar; onları kâle almayalım. İbn Hacer’in dediği gibi: لَوْ أَنَّ لِكُلِّ كَلْبٍ عَوَى لَوْ رَمَيْتَ * لَمْ يَبْقَى فِي اْلأَرْضِ حَجَرًا “Her havlayan kelbin ağzına bir taş atacak olsan, dünyada taş kalmaz.” Eğer her bilmem ne yapan şeye bir taş atsan, yeryüzünde taş kalmaz! Kâle almadan, doğru bildiğimiz yolda dosdoğru yürüyelim!.. Ashâb-ı Kehf’in yürüdüğü gibi, Hazreti Ebu Bekir’in yürüdüğü gibi, Hazreti Ömer’in yürüdüğü gibi, Hazreti Osman’ın yürüdüğü gibi, Hazreti Ali’nin yürüdüğü gibi yürüyelim.

Maddi kılıcın kınına girdiği, hatta toprağa gömüldüğü günümüzde, gerçek yiğitlik, Kur’an’ın elmas düsturlarını kullanmak ve hâli sözün önünde götürmek suretiyle Hak ve hakikatin müdâfîi olmaktır.

Günümüzde de böyle bu mesele; ancak zamanın şartlarına göre… Bazıları bazı dönemlerde kuvvet kullanıyorlar. Ashâb-ı Kehf kullanmamış, gördüğünüz gibi. Ne yapmışlar, imanın elmas kılıcını kullanmışlar. Aklın, mantığın elmas düsturlarını kullanmışlar. Çağın Sözcüsü de “Kur’an’ın elmas düsturlarını kullanmak” üzerinde duruyor. Bu çağda, “Maddî kılıç, kınına girmiştir.”

Bazı dönemlerde el-âlem, kılıç ile karşınıza çıkıyor. Benzer bir dönemde Hazreti Ali efendimiz, Hâricîlere karşı, Harûrîlere karşı öyle mücadele etmiş. Hazreti Ebu Bekir ehl-i irtidâda karşı öyle hareket etmiş. Ama günümüzde o türlü şeyler, tamamen kılıfına konmuş; buzdolabına da değil, toprağa gömülmüş; dirilmemek üzere de üzerine kocaman kayalar konmuş. “Kur’an!” denmiş, “Sünnet!” denmiş, “Hâl ve temsil ile Allah’ın anlatılması!” denmiş. Mesele ona bağlanmış; onun dışında başka argümanlara hiç başvurulmamış. Bence, günümüzün fütüvvetinin esası da budur.

Eğer öyle bir dönemde olsaydı, size de Mus’ab gibi, İbn Cahş gibi olmak düşerdi. “Keşke O’nun önünde olsaydım, kalkan gibi bulunsaydım!” Kıtmîr, çok defa düşünmüştür; “Keşke Mus’ab’ın yanında olsaydım, onun kolu-kanadı kırıldığı zaman, bu defa ben kolumu-kanadımı kaldırsaydım!” Ama acaba onu yapabilir miydim? Sahabenin, Tâbiîn’e dediği gibi, “O dönemde çokları çok küçük şeyler karşısında inhiraf ediyordu, halinize şükredin!..”

Cenâb-ı Hak, günümüzde taşınmayacak şey teklif etmemiş; teklif-i mâ-lâ yutak yok. İnşaallah, taşıyamayacağımız yükleri bize yüklemeden, bu emanetini taşımaya muvaffak kılar!.. Biz de çağın fütüvvet ruhunu böylece temsil etmiş oluruz, inşâallahu teâlâ.

O hapishanedekilerine böyle bakılabilir ama çizgi kayması yaşamıyorlar ise… Evet, Allah (celle celâluhu) orayı -bir yönüyle- Ashâb-ı Kehf’in Kehf sultanlığı şeklinde, Sevr sultanlığı şeklinde, Hira sultanlığı şeklinde değerlendiriyor, öyle resmediyor; içindekilere de zılliyet planında, izafiyet planında o değerleri lütfediyor. Allah, Latîf’tir, lütfeder. Biz de o ismi çekiyoruz; her gün, 129 defa, “Yâ Latîf” diye.

يَا مَنْ لَطِيفُ لَمْ يَزَلْ * اُلْطُفْ بِنَا فِي مَا نَزَلْ

أَنْتَ الْقَوِيُّ نَجِّنَا * عَنْ قَهْرِكَ يَوْمَ الْخَلَلْ

“Ey lütf u ihsanları hiçbir zaman kesilmeyen ve kullarının en gizli ihtiyaçlarını bilerek onlara nimetler yağdıran Latîf Rabbimiz. Başımızdan aşağı boşalttığın her nimeti hakkımızda hakiki ihsan kıl ve bize bolca lütufta bulun. Sen ki Kavî’sin; güç, kuvvet ve kudret sahibisin; her şeyin bozulup dağılacağı ve herkesin telafisi bulunmayan bir zararla karşı karşıya kalacağı kıyamet gününde bizi kahrına maruz kalmaktan kurtar.” اَللهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ “Allah kullarına çok lütufkârdır.” diyoruz. O’nu öyle yâd ediyoruz; eltâf-ı Sübhâniyesinin dahasını beklemeye duruyoruz..

(Hazreti Üstad’ın şu anki halime muvafık sözüyle bitireyim.) “Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem; bî-ihtiyarem, el’aman gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlahî!..”

Not: Bu video, 11 Mart 2019 tarihinde yayımlanan “Çağın Fütüvvet Ruhu” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.